Gıda Hattı

TÜSİAD’da Kaslowski dönemi sona erdi, yeni başkan Orhan Turan

29 Mart 2022, 15:12
Paylaş
TÜSİAD’da Kaslowski dönemi sona erdi, yeni başkan Orhan Turan

Görev süresi sona eren Simone Kaslowski’nin yerine TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanlığına, Başkanlar Konseyi tarafından aday gösterilen TÜRKONFED Başkanı Orhan Turan seçildi. Türkiye’nin gelişmişlik düzeyinde bir ekonomide, ucuz emeğe ve düşük standartlara dayalı ihracat yoluyla kalkınma modeli uygulanamayacağını vurgulayan Kaslowski, “Son dönemde Türkiye elindeki tüm rezervlerini hızla eritmekte. Döviz rezervlerimizin yanı sıra, su, orman, ağaç, zeytinlik ve insan kaynakları rezervlerimizi tüketiyoruz” dedi.

TÜSİAD Genel Kurul toplantısı, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski’nin konuşmalarıyla başladı.

“Belirsizlik ve öngörülemezlik, yeni normalimiz oldu”

Konuşmasında son 15 yılda; 2008 krizi, Covid-19 pandemisi, iklim krizi ve şimdi de Ukrayna krizinin yaşandığına vurgu yapan Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Özilhan, “Tam en kötüsünü geride bıraktık artık toparlanma dönemi dediğimizde yepyeni bir krizle karşı karşıya kalıyoruz. “yeni normal” kavramı ilk kez 2008 krizinden sonra gündemimize gelmişti. Adeta krizlerin sürekli hale gelmesi, belirsizlik ve öngörülemezlik yeni normalimiz oldu” dedi.

Krizlerin süreğen hale geldiği koşullarda ihtiyatlı olmak ve değişen koşullara uyum yeteneğini artırmak gerektiğinin altını çizen Özilhan, “Yeni bir krizle karşılaşma ihtimali yok; yakında düzlüğe çıkarız’ varsayımıyla hareket etme lüksümüz yok. Elimizdeki imkanları tedbirli kullanmak ve en önemlisi de bünyemizi kuvvetlendirmek zorundayız” diye konuştu.

“Ukrayna krizi dünya ekonomisine sert darbe vuracak”

Her krizin uzun vadede yaşanılan düzende dönüştürücü bir etki yarattığını, bir yandan dünyadaki jeopolitik dengeler, bir yandan da küresel ekonomi politik değişim yaşandığını dile getiren Tuncay Özilhan, şöyle devam etti:

“Yakın geleceğe baktığımızda dünya ekonomisinin tam da pandeminin yol açtığı resesyondan çıkmaya hazırlandığı bir aşamada patlak veren Ukrayna krizinin etkisi ile sert bir darbe alması kaçınılmaz. Bu kez karşı karşıya kaldığımız sorun stagflasyon. Çünkü hem üretimin yavaşlaması hem de fiyatların artması kaçınılmaz.

“Fiyat artışları ve tedarik sorunları en çok Avrupa ve bizi etkileyecek”

Enerji, gıda ve başka temel mallarda fiyat artışı ve tedarik sorunları en çok Avrupa’yı ve bizi olumsuz etkileyecek.

Rusya ve Ukrayna dünya buğday ihracatının üçte birini gerçekleştiriyor. Bu ülkeler aynı zamanda en önemli gübre üreticileri. Nikel, paladyum ve titanyum gibi bazı metal ve minerallerin arzı açısından da kritik önemdeler.

Ukrayna krizinin yarattığı bu sorunlara Çin’de Covid-19 ölümlerinin yeniden başlaması ile tekrar gündeme gelen kısıtlamalar ekleniyor.

Bu gelişmeler maalesef küresel üretim zincirlerinde yeniden aksamalara yol açacak.

Ukrayna krizinin nihai ekonomik etkisi ise sürecin nasıl geliştiğine bağlı olacak. Bu nedenle etkiyi bugünden sağlıklı biçimde öngörmek kolay değil.

Dünya ekonomisinde büyüme beklentisi düşüşte!

OECD de gelişmelerin belirsizliği nedeniyle dünya ekonomisinin nasıl bir darbe alacağının tahmin edilmesindeki zorluklara işaret etti ve bu sene ara dönem ekonomik görünüm raporunu olağan formatında yayınlamama kararı aldı.

Bununla birlikte, ilk tahminlere göre bu sene dünya ekonomisindeki büyümenin yüzde 1, Avrupa’da ise yüzde 1.5 puan aşağı inebileceğine dikkat çekti.

Üretim zincirlerindeki aksamaların boyutları, enerji sıkıntıları ve yükselen fiyatlar dikkate alındığında Ukrayna krizinin Avrupa ekonomisi üzerindeki etkilerinin pandeminin etkisini aşabileceğinden korkuluyor. Enflasyondaki yükseliş her yerde endişelere yol açıyor.

“Kriz, Türkiye’yi doğrudan ve dolaylı olarak etkileyecek”

Ülkemiz maalesef bu son krize ekonomisinin pek de güçlü olduğu bir ortamda yakalanmadı.

Türkiye hem Ukrayna ve Rusya ile ilişkileri nedeniyle doğrudan hem de Avrupa ekonomisindeki yavaşlama nedeniyle dolaylı olarak etkilenecek.

Yüksek enflasyonun yol açtığı zararları zaten ekonomik ve toplumsal hayatta bir süredir yaşıyoruz. Enerji, buğday ve gübre fiyatlarındaki artışlar enflasyonist gidişatın toparlanmasını zorlaştıracak.

İhracatta son dönemde sevindirici artışlar elde etmiştik. Ama Avrupa’daki yavaşlama durumunda ihracat artışını devam ettirmemiz mümkün olmayacak.

Rusya ve Ukrayna’dan gelecek turistlerdeki azalma turizm gelirlerinde beklediğimiz rakama ulaşmamızı engelleyecek.

Artan petrol ve doğalgaz fiyatları ithalat faturamızı kabartacak.

Bütün bu kanallar cari açık üzerinde ilave yük oluşturacak ve TL’nin değeri üzerinde baskı yaratacak. TL’nin değer kaybı da ithal girdi fiyatları üzerinden enflasyonist baskıyı güçlendirecek.

Fiyat istikrarı vurgusu!

Enflasyonist baskının ortadan kaldırılması ve fiyat istikrarının sağlanması her şeyden önce para ve maliye politikalarının fiyat istikrarı doğrultusunda uygulanmasını gerektiriyor. Ancak bu tek başına yeterli değil.

Ekonomi konuşurken genelde hep makroekonomik istikrar konusuna odaklanıyoruz. Çünkü sağlıklı bir ekonominin üzerinde yükseleceği temel bu.

Ancak makroekonomik istikrarı konuşmak bizi sonuçlarını ancak uzun vadede göreceğimiz üretim, yatırım, istihdam, teknoloji ve yenilik ortamı gibi alanlardaki dönüşüm ihtiyacını konuşmaktan alıkoymamalı. Çünkü makroekonomik istikrarı bir türlü sağlayamamamızın arkasında da bu sorunlar yatıyor.

“Dışardan enflasyon ithal ediyoruz”

Enflasyonun temel sebeplerinden biri üretimin hammadde, ara malı ve yatırım malında ithalat bağımlılığının yüksek olması. Bu nedenle TL değer kaybedince üretim maliyetleri hızla yükseliyor.

Enerjide ve üretim için temel girdilerde ithalata bağımlılık yıllardan beri çözemediğimiz sorunlar. Dışa bağımlı olduğumuz sürece dışarıdan enflasyon ithal ediyoruz.

Enerji ve temel girdilerin fiyatları dünyada arttıkça bu artış içeriye enflasyonda yükselme olarak yansıyor. Enerjide ve üretimde ithalata bağımlılığı azaltmak için doğru bir sanayi stratejisi izlemeli ve kıt kaynakları doğru alanlara yönlendirmeliyiz.

“Üretim için yatırım, yatırım için düşük faiz oranları gerekiyor”

Temel altyapı alanında geçtiğimiz dönemde önemli bir atılım yaptık. Böylece üretim ve ticaret için zemini sağlamlaştırdık. Şimdi sıra, bu zemini kullanarak istihdam yaratacak, döviz getirecek sanayi ve tarım tesislerinde.

Ancak üretim derken, altyapı derken sadece geleneksel alanları kastetmiyoruz. Ekonomik büyümenin, verimlilik artışının, istihdam yaratmanın lokomotifi artık dijital teknolojilerin kullanıldığı iş kolları.

Geleneksel sanayi için ulaştırma altyapısı nasıl önemliyse, bugün de yeni teknoloji alanları geliştirmek için yüksek hızlı sabit ve mobil internet altyapısına ihtiyaç duyuluyor.

Üretim için yatırım, yatırım için de düşük faiz oranları gerekiyor. Ancak, yatırımları canlandırmak amacıyla faiz oranlarının çok düşük tutulması yüksek enflasyon ortamında tasarrufları cezalandırıyor. Negatif reel faizler çok yüksek olunca tasarrufların yatırıma dönüşme mekanizması çalışmıyor.

Para tasarrufa yönelmek yerine dövize, altına, emlak yatırımına, ithal elektronik eşyaya ve ithal otomobile yöneliyor.

Bu nedenle üretim yapısını değiştirmeden, ithal girdilere olan bağımlılığı ortadan kaldırmadan, yatırıma yönelecek tasarrufları artırmadan, tarım ve sanayi üretimini hızlandırmadan fiyat istikrarını kalıcı olarak sağlayabilmek mümkün değil.

Bunun birincil koşulu da uzun vadeli politika geliştirmek.

“Tarımda uzun vadeli politikalara ihtiyaç var”

Uzun vadeli politika ihtiyacının en önemli olduğu alanlardan birisi de tarım. Önce pandemi, ardından Ukrayna krizi tarımda kendi kendine yeterli olmanın ne kadar önemli olduğunu, bunun asla taviz vermememiz gereken bir alan olduğunu bütün açıklığı ile ortaya koydu.

Bugüne kadar sanayide olduğu gibi tarımda da arka arkaya birçok program başlatıldı, birçok proje yapıldı, çeşitli destek programları uygulandı. Ama bu türlü girişimlerin sonuca etkisi olmadı.

Ne tarım ve hayvancılığın yem, gübre, tohum, mazot gibi temel girdilerinde dışa bağımlılık azaltılabildi, ne üretimde bilgi, teknoloji ve Ar-Ge seviyesi yükseltilebildi, ne verimlilik artırılabildi, ne de köylü ve çiftçilerin üretimden vazgeçerek kentlere göç etmesi önlenebildi.

“Çiftçi üretmekten vazgeçiyor”

Tarımsal üretim düşüyor, tarımsal girdilerde dışa bağımlılık yükseliyor, TL değer kaybettikçe ithal girdilerin fiyatları hızla artıyor ve sonuçta tarım ve gıda fiyatları sürekli yükseliyor.

Artan fiyatları ithalatla dengelemeye çalışmak durumu daha da ağırlaştırıyor. Çünkü ucuz ithalat karşısında rekabet edemeyen çiftçi üretmekten vaz geçiyor. Köyünü terk ediyor kente yerleşiyor.

Böylece tarımsal üretim azalıyor ama taleple beraber dışa bağımlılık daha da artıyor.

Peki, biz pahalı üretirken ithalat yaptığımız ülkeler nasıl daha ucuza üretebiliyor? Çünkü destek vererek tarım ve hayvancılıkta üretim maliyetlerini düşürüyorlar.

Türkiye, uygun iklimi, biyoçeşitliliği, geniş tarım alanları, zengin ürün deseni ve bütün bu imkanların hakkını layıkıyla verebilecek olan çiftçisi ile tarım ve gıdada muazzam potansiyeli olan bir ülke. Yeter ki doğru politikaları iyi bir planlama ile uygulayalım.

Türkiye için yeni fırsatlar!

Ukrayna krizinin küresel ekonomi politikteki etkilerine dönecek olursak, tartışmalı hale gelen konulardan birisi de küreselleşmenin geleceği. Popülist, otoriter yönetimlere karşı yeni bir Soğuk Savaş dönemine girilmesinden, çok kutuplu dünyanın belirginleşmesine, her ülkenin kendi içine kapanmasından bütünleşmesini bir adım ileri taşıyan bir Avrupa Birliği’ne kadar birçok senaryo gündemde.

Ancak hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin batı arz zincirlerinde çeşitlendirmeye gidecek. Covid-19 pandemisinden sonra gündeme gelen bu eğilim daha da güçlenecek.

Batı, başta enerji olmak üzere Rusya’ya bağımlılığını azaltmaya çalışırken Rusya da, başta yüksek teknolojili ürünler olmak üzere Batı’ya bağımlılığını azaltmaya ve kendi üretim kapasitesini geliştirmeye çalışacak.

Bu durum, Türkiye’ye enerji koridorları ve arz zincirleri açılarından birçok yeni imkan yaratacak. Barış tesis edildiğinde belirginleşecek yeni küresel düzende Türkiye’nin elinin bugünkünden daha güçlü olması kuvvetle muhtemel.

“Geleceği inşa” çalışması

“Geleceği İnşa” çalışmamızda da vurguladığımız gibi, Türkiye için batılılaşma, kalkınma ve demokratikleşme birlikte seyreden eğilimler.

Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin yapıcı bir zeminde ilerlemesi, demokratik hak ve özgürlükler alanının genişlemesi ve ekonomik istikrarın sağlanarak büyümenin hızlanması birbirini destekleyecek gelişmeler. Bu alanlardan birinde daha ileri gitmek istiyorsak diğer alanlarda da ileri gitmeyi hedeflememiz gerekiyor. Bu çerçevede, yönetim sistemimizde yapılacak iyileştirmelerin de önemli olduğunu düşünüyorum.

Geçenlerde Cumhurbaşkanımızın da vurguladığı bu nokta küresel sistem içinde gözle görülür hale gelen ülkemizin yumuşak gücünün daha ileri taşınması açısından önem taşıyor. Bu doğrultuda atılması gereken en önemli adım temel hak ve özgürlüklerin, hukukun üstünlüğü ve adalet sisteminin ve kuvvetler ayrılığının güçlendirilmesi olacaktır.

3 öneriyi tekrarladı

Geleceği inşa çalışmamızda kurumlar başlığı altında yapmış olduğumuz şu üç öneriyi tekrarlamak isterim:

  1. Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının sağlanması çerçevesinde devletin tüm işlemlerinde hukukla bağlı olması ve etkin hak arama özgürlüğünün güvence altında olması
  2. Çoğulcu ve katılımcı demokrasinin güçlendirilmesi; bütün vatandaşlar için tüm hak ve özgürlük alanlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarında geliştirilmesi, siyasette ötekileştirme, ayrımcılık ve nefret söylemleri ile mücadele edilmesi,
  3. Kuvvetler ayrılığını güçlendirmek için denge ve denetleme mekanizmalarıyla yargısal denetimin güçlendirilmesi, şeffaf, hesap verebilir, daha az merkeziyetçi ve etkin bir kamu yönetimi anlayışının yerleşik hale getirilmesi

Bu adımları atabilmek, yeni küresel mimaride önümüze açılan fırsatlardan yararlanma koşullarını sağlayacaktır.

Çünkü biliyoruz ki büyük dönüşümleri gerçekleştirmek için gereken toplumsal seferberliği demokrasinin ve temel hak ve özgürlüklerin gelişkin olduğu toplumlar harekete geçirebilir.

İstanbul Depremi’ne dikkat çekti

Bir konu var ki insani, ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla gündemimizin hep en tepesinde yer işgal etmeyi sürdürüyor: beklenen İstanbul Depremi. Son dönemlerde arka arkaya yaşadığımız felaketler afetlere hazırlıklı olmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Yapılan çalışmalara göre, GSYİH’nin üçte birini, ulusal sanayi üretiminin %40’ını, vergi gelirlerinin %46’sını, ihracatın yarısını ve nüfusun neredeyse beşte birini oluşturan İstanbul’da ticari alanların, sanayi ve üretim tesislerinin ve konaklama tesislerinin %60’ı ve eğitim ve kültür kurumlarının, sağlık ve spor tesislerinin %50’ye yakını, deprem riski yüksek alanlarda yer alıyor.

Bu nedenle olası bir deprem karşısında insani, toplumsal ve ekonomik kayıpları azaltmak için hazırlık çalışmalarının tüm ilgili kurum ve kuruluşlar arasında etkin bir koordinasyon ile en kısa sürede tamamlanması en büyük dileğimiz.”

TÜSİAD Başkanı Orhan Turan

Konuşmasının sonunda genel kurulda yapılan yönetim kurulu seçimi için Başkanlık Konseyi’nin Başkan adayı olarak TÜSİAD üyesi, TÜRKONFED Başkanı Orhan Turan’ı önerdiğini bildiren Tuncay Özilhan, şunları kaydetti:

“TÜRKONFED Anadolu’daki SİAD’ları ve sektörel dernekleri kucaklayan bir konfederasyon. TÜSİAD’ın 1994'den beri SİAD’larla ve sektör dernekleriyle yaptığı işbirliğinin sonucunda Türkiye’deki iş dünyası artık temsil konusunda çok daha güçlü.

KOBİ'ler de, büyük işletmeler de, yerli ya da yabancı sermayeli şirketler de, İstanbul’daki ve Anadolu’daki girişimler de aynı ekonomik ortamı paylaşıyor. Tüm iş dünyasının derdi de, talepleri de ortak.

TÜSİAD olarak elli yıldır olduğu gibi bundan sonra da demokratik hukuk devleti, laiklik ve piyasa ekonomisi ilkeleri temelinde yaptığımız tespitleri ve önerileri ülkemizin yöneticileri ve kamuoyu ile paylaşmaya devam edeceğiz. Çünkü ülkemizin potansiyeline yürekten inanıyoruz.

Tüm sorunlarımızın toplumsal uzlaşma ile Meclis çatısı altında çözülebileceğini biliyoruz.

50 yıl önce olduğu gibi bugün de toplumumuzun ileri bir refah toplumuna dönüşmesinde sivil topluma büyük bir görev düştüğünü görüyoruz. TÜSİAD olarak bu görevi hakkıyla yerine getirmeye gayret ediyoruz.”

Özilhan, Simone Kaslowski ve yönetim kurulu üyelerine de Yüksek İstişare Konseyi adına teşekkür etti.

Yönetim Kurulu Başkanı olarak son kez konuştu

Son kez Yönetim Kurulu Başkanı sıfatıyla Genel Kurula hitap ettiğini belirterek konuşmasına başlayan Simone Kaslowski, 3 yıl sonra, Covid pandemisinin ekonomideki yerleşik yaklaşımları, yapıları, iş bölümünü, küreselleşme anlayışını derinden sarstığı; iklim krizinin tüm ağırlığıyla insanlığın gündemine oturduğu; jeopolitik çatışmaların keskinleştiği bir sarsıntılı geçiş döneminde olunduğunu söyledi.

“Kuzeyimizde sonuçları on yıllara yayılabilecek bir savaş sürüyor. Türkiye’nin önünde yapılması gereken önemli tercihler var. Yeni yol haritalarının çizilmesi gerekiyor” diyen Kaslowski, ekonomideki tabloyu bildiklerini, analizleri ve çözüm önerilerini kamuoyu ile sürekli paylaştıklarını belirterek, şöyle devam etti:

“Yeni bir Anlayışla Geleceği İnşa” raporumuz, gelecekle ilgili bir çığlık şeklinde kamuoyuna sunuldu. Raporumuzda yeni Türkiye hikayesinin üç ayağını; İnsan, Bilim ve Kurumlar olarak koyduk. Ülkemizin geleceği; bilimi ve insani gelişmeyi birinci sıraya koymak, kapsayıcı ve güvenilir kurumlar inşa etmekten geçecektir.

Ayrı bir vurguyu hak eden dijitalleşme ise sanayileşme ve ekonomik gelecek açısından en can alıcı konularımızdan. Başta eğitim politikalarımızda olmak üzere dijitalleşme dalgasını yakalamalıyız.

Küresel yeniden yapılanma!

Pandemi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından, dünyada geçtiğimiz 30-40 yıla hâkim olan anlayışların, yaklaşımların ve hatta dinamiklerin değişeceğini görebiliyoruz. Değişimin köklü olacağından şüphemiz yok. Bu değişimin unsurlarını doğru anlamak ve yönümüzü iyi belirlemek zorundayız.

Ekonomisi güçlü olmayan ülkelerin dünyadaki etkisinin daha da azalacağı bir yere doğru gidiyoruz. Aynı zamanda siyasi ve stratejik bakış açısıyla yapılan tercihlerin ekonomik hesapların önüne geçtiği tarihi bir küresel yeniden yapılanma anındayız. Jeopolitik kaygıların, ideolojik karşıtlıkların ve daha dışa kapalı ekonomik bölgeselleşme anlayışlarının ön plana çıkabileceği bir an bu.

“Türkiye, bu treni yakalayabilir”

Kaygımız, Türkiye’nin bu dönüşüm anına ve dünya ekonomisinde gördüğümüz enflasyon artışına, tedarik zincirlerinin yeniden kurgulanmasına ve iklim değişikliğine karşı geliştirilen yeşil dönüşüm projelerinin taleplerine hazırlıksız yakalanması.

Tüm dünyada; kalkınma politikalarında; dijitalleşme ile beraber çevreci ve kapsayıcı büyük bir dönüşüm gerçekleşiyor. Türkiye bu treni de yakalayabilir.

“Türkiye elindeki tüm rezervleri hızla eritiyor”

Burada büyüme ile kalkınma arasındaki farkın altını bir kez daha çizerek ekonomik tablomuzu değerlendirmek istiyorum. Herkese “yoksullaştıran büyüme” kavramını hatırlatmak isterim. Katma değeri düşük, teknolojik olmayan ürünlerle ya da ticarete tabi olmayan sektörlerde büyüyebilirsiniz ama kalkınma gerçekleşmez. Her büyüme refah artışı ile sonuçlanmaz. Aksine, hızlı büyüme adına attığınız bazı adımlar toplumunuzun fertlerini yoksullaştırabilir. Yerine konulamayacak kaynaklarınızı tükettikçe bu yoksulluğun derinleşmesinin koşullarını hazırlarsınız.

Son dönemde Türkiye elindeki tüm rezervlerini hızla eritmekte. Bunların kısa sürede yeniden biriktirilmesi hiç de kolay olmayacak. Döviz rezervlerimizin yanı sıra, su, orman, ağaç, zeytinlik ve insan kaynakları rezervlerimizi tüketiyoruz. Susuzluğun yaratacağı göç, ormansızlığın getireceği çölleşme, en yetişkin ve beceriye sahip insanlarımızın yurt dışına gitmesiyle oluşacak çoraklaşma aslında ekonomiyi düşünürken en başta aklımıza gelmesi gereken unsurlardan sayılmalı.

“Özel sektör, ancak acil durumla ilgilenebiliyor”

Tabii yüksek enflasyon beklentisi içinde, döviz kurundaki belirsizlik ve rezerv erimesi nedeniyle maliyet hesabı yapamayan, öngörüde bulunamayan bir özel sektör ancak acil durumla ilgilenebiliyor. Ama bunu aşmamız gerektiğine samimiyetle inanıyorum. Kurumsuzlaşma afetinin hızla giderilmemesi ve kurumlara güvenin hem yurt içinde hem uluslararası alanda yeniden tesis edilmemesi halinde işimizin misliyle zorlaşacağına kuşku yok.

Türkiye’nin gelişmişlik düzeyinde bir ekonomide, ucuz emeğe ve düşük standartlara dayalı ihracat yoluyla kalkınma modeli uygulanamaz. 21. Yüzyılın piyasa ve teknoloji gerçekleri ucuz emekten çok, yetişmiş ve iyi eğitimli işgücü ile verimlilik üzerine inşa edilmiş ekonomileri öne çıkarıyor.

Enflasyonla mücadelenin üç ayağı!

Dünya da, teknoloji de, ticaret de değişiyor. Tutulamayacak seviyelere gelmesinden kaygı duyduğumuz enflasyonla mücadelede üç ayaklı bir yaklaşımı benimsememiz gerekli.

Birincisi para politikamız. Zamanlaması yanlış genişlemeci para politikaları, dövizde piyasa ritimleriyle sık sık oynamak ve eldeki rezervleri rasyonel şekilde kullanmamak enflasyonun yükselmesine ilk aşamada sebep olan unsurlar. Bu yaklaşımı sürdüremeyeceğimiz aşikâr.

İkincisi, maliye politikasının para politikasıyla uyumunun sağlanması, vergi ve teşvik politikalarının bugünkünden farklı kriterlere göre düzenlenmesi.

Üçüncüsü ise enerji, gıda gibi kritik sektörlerde uzun vadeli etkiyi gözeten, üretimi verimli kılan, arzı destekleyen yapısal değişimler yapabilmek.

“Gıdada bugünkü hazin gerçeğimiz”

Hemen hepimiz Türkiye’nin gıdada kendine yeten dünyadaki yedi ülkeden birisi olduğunu duyarak ve bundan gururuyla büyüdük. Bugünkü gerçeğimiz o nedenle bana çok hazin geliyor. 1990’da 54 milyonluk nüfusla buğday üretimimiz 21 milyon tondu. 2020’de nüfusumuz 84 milyona çıktığında üretim 17,7 milyon tona düştü.

Kuzeyimizde yaşanan dram temel gıda ürünlerindeki ithal bağımlılığımızı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Soya, ayçiçek yağı ve bitkisel yağlar, ekmeklik buğday ve yem bitkilerinde Rusya ve Ukrayna’dan yapılan ithalat ülkemiz için hayati önemde. Gerek Türk Lirasındaki değer kaybı, gerek dünyadaki enflasyon ve tarım ürünlerinde savaşın da etkisiyle hızlanan fiyat yükselişi, ailelerin gıda bütçeleri üzerinde ağır baskı yaratıyor. Sonuçta özellikle kentli orta ve yoksul sınıflar çok zor durumda kalıyor.

Tarımda yeniden tasarım ve yapılanma çabası!

Makroekonomik dengelerimizi bir an önce sağlıklı bir noktaya getirdikten sonra sanayide olduğu gibi tarımda da, kapsamlı bir yeniden tasarım ve yapılanma çabası içine girmek zorundayız. Dövizimiz var diyerek ithalatla sıkıntılarımızı giderme imkanlarımızın giderek daraldığı bir konjonktüre de zaten çoktan girdik.

İyi ki Türkiye’nin reel kesimi bu derecede esnek ve dirayetli. Ekonomi politikalarında yapılan tüm hatalara rağmen üretmeye devam ediyor. Şirket ve banka bilançoları da faiz politikasına ve enflasyona rağmen çok iyi yönetiliyor. Sadece para ve maliye politikasında doğru adımları attığımızda dahi makroekonomik dengelerimizi düzeltme yönünde hayli mesafe kat etmiş oluruz.

“Uygulanan politikalar reel kesim ve bankaları yoruyor”

Halen sürdürülmekte olan politikalarsa, reel kesim ve bankaları yoruyor. Krizlerde ayakta kalmak kadar, hangi bedelleri ödeyerek, hangi kaynaklarınızı harcayarak ayakta kaldığınız da çok önemlidir.

Öngörülemezlik, sürekli kural değişiklikleri geleceği hesaplamayı zorlaştırıyor. Daha da vahimi, tüm demokrasilerin belkemiğini oluşturan eğitimli kentli nüfus büyük bir baskı altında kaldığında beyin göçü de hızlanıyor ve yoksullaşıyoruz. Bu bağlamda; ülkemizin gözbebeği olan köklü eğitim kurumlarımızın gelenekleri ve kapasiteleri ile korunması ve modern çağın gerekleri doğrultusunda gençlerimizi yetiştirmeye devam edebilmesini çok önemli görüyoruz.

AB-Türkiye ilişkileri

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin yakından takip etmesi gereken, ekonomik geleceğini ilgilendiren gelişmelerdir.

Avrupa Birliği’nde yaşanan jeopolitik dönüşüm Türkiye açısından da önemli sonuçlar yaratacaktır. Ancak halen derin bir kriz içindeki AB-Türkiye ilişkilerinin yalnızca jeopolitik nedenlerle düzeleceğini beklemek yanlıştır. Başta Avrupa Birliği olmak üzere, transatlantik ortaklarımız ile ilişkilerin gelişmesi için, Türkiye’deki hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, bireysel haklar, düşünce ve ifade özgürlükleri gibi konularda silkinmek, hızla restorasyona gitmek ve ülke demokrasisini tahkim etmek gerekecektir.

Bunlar yapılmadığı taktirde hem ekonomik hem stratejik olarak yeni konjonktürün bize sunduğu fırsatlardan yeterince yararlanamayabiliriz. Unutmamalıyız ki, ülkemiz Avrupa ekonomik havzası içindedir, ticaretinin önemli bir bölümü AB ile yapılmaktadır ve yabancı yatırımın hatırı sayılır bir kısmı da Avrupa ülkelerinden gelmektedir.

AB’nin ise Türkiye’ye yaklaşımında perakendeci yaklaşımdan vazgeçerek, ilişkilerin sağlam ve sağlıklı şekilde yeniden rayına oturması için çalışması ve yaratıcı olması gerekecektir.

“Türkiye’nin yeri Batı dünyasıdır”

Avrupa Birliği üyeliği, stratejik hedefimiz olarak korunmalı ve ilerletilmelidir. Bu üç yıl, zaten bildiğim bir gerçeği bana bir kez daha öğretti. Toplum olarak yaşadığımız derin duygusal dalgalanmalara rağmen Türkiye’nin yeri Batı dünyasındadır.

Daha önemli gördüğüm, tüm dünyada otoriterliğin prim yaptığı ve yanıltıcı parlaklığı nedeniyle gözde olduğu bir dönemden çıkarken, bireysel hak ve özgürlüklerin, düşünce ve ifade serbestliğinin, açık tartışma ortamının değerinin bir kez daha anlaşılması. Kendini yenileyemeyen, eleştiriye açık olmayan, inatlaşan sistemler sonunda kırılır. Demokratik toplumlar ise esner ve yeni şartlara uyum sağlamayı becerir. Cumhuriyet’in nihai ideali de budur.”

Simone Kaslowski, konuşmasının sonunda birlikte çalıştığı Yönetim Kurulu Üyeleri ile çalışmalarına destek olan isimlere ve başkanlık süresince destekleri için ailesine de teşekkür etti.

Haber Etiketleri

Gıda Hattından güncel e-bülten almak için adresinizi girip kayıt olabilirsiniz.

.