Gıda Hattı

TGDF'nin gıdada KDV indirim talebi TOBB'u da harekete geçirdi

20 Aralık 2006, 11:14
Paylaş
TGDF'nin gıdada KDV indirim talebi TOBB'u da harekete geçirdi

 rifat hisarcýklýoglu röpörtaj

 

      Gıda Hattı Türk ekonomisine yön veren isimleri ağırlamaya devam ediyor.

    

Gıda sektörünün sesinin bu sayısına konuk olan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ile ülkenin gıda ve beslenme politikalarından, yabancı sermaye yatırımlarına, Türk Mutfağı’ndan, Avrupa Birliği’ne kadar birçok başlığı masaya yatırdık.    

 Sohbetimizin başlangıcı Hisarcıklıoğlu’nun en sevdiği yemeği sormak oldu. Sorumuza hiç düşünmeden “Makarna” cevabı veren Hisarcıklıoğlu, Türk Mutfağı’ndan sonra en çok İtalyan Mutfağı’nı tercih ediyor. Yakın bir dönemde TGDF’nin  kamuoyu gündeme getirdiği KDV indirim talebini desteklediğini  belirten Hisacıklıoğlu, gıdada kayıtdışı ekonominin gıda güvenliğini de tehdit ettiğinin altını çizdi. İşte Hisarcıklıoğlu ile sohbetimizden kesitler..

Türkiye’nin gıda ve beslenme politikasını nasıl buluyorsunuz?

     Ülkemiz  kültür bakımından dünyanın en zengin ülkelerindendir. 5.000 yıllık tarihimize baktığımızda bulunduğumuz coğrafyaların bütün değerlerini üzerimizde taşıdığımızı görürüz. Türklerin tarih içindeki en zengin kültürlerinden birisi de yeme içme kültürüdür. Bildiğiniz gibi ben sorumluluklarım gereği çok gezen bir insanım. Türkiye’de gitmediğim  il kalmadı, bir çok ilçeyi de ziyaret ettim. Yine ülkemin insanlarının haklarını korumak adına dünyanın bir çok ülkesine de gittim. Yani bir karşılaştırma söz konusu olursa, insanlarımızın damak zevki ve beslenme kültürleri dünyada birincidir dersem herhalde çok abartmamış olurum. Bunun en açık örneği olarak Almanya’da dönerin Fast Food kültürünü mağlup etmesini ve bir numaraya oturmasını gösterebiliriz. Tabii burada bir şeyi de unutmamak gerekiyor. Beslenme kültürümüz çeşit açısından ve damak tadı açısından mükemmel ama iş piyasaya sunuşa gelince çok ciddi problemlerimiz var.

Nedir bu problemler?

     Her şeyden önce şehir markaları oluşmamış. Biraz önce bahsettiğim Almanya’daki döner konusu çok enteresandır.Bizim ülkemizde döner çok şöhretlidir ve çok satılır.Talebi çoktur ama bir döner fabrikası yoktur. Oysa Almanya’da kurallar bunu gerektirdiği için Türkler orada bir fabrika kurmuşlar, ardından da bir çok döner fabrikası kurulmuş.İşte bize lazım olan budur. Bir marka olmak ve bunu yaygınlaştırmak. Eğer marka değeri oluşturamazsanız ürettiklerinizin de bir değeri olmuyor.

Bu etkenler beslenme politikasını nasıl etkiliyor?

     Başlangıçta da söylediğim gibi, iyi bir lezzet kültürümüz var ama iyi bir gıda pazarlama kültürümüz yok. Mesela Sivas’ta yediğiniz içli köfteyi Ankara’da yiyemiyorsunuz. Kayseri’nin mantısını hiçbir zaman Kayseri’deki gibi başka yerde bulamıyorsunuz. Urfa kebabını hiçbir yerde Urfa’daki kadar lezzetli bulamazsınız. Bunun gibi daha nice vereceğimiz örnekler var. Mesela doğal besinlerimiz var. Organik ballar, organik pekmezler vb. Bunların var olduğunu biliyoruz ama sadece o şehre gidersek o da ilkel yöntemlerle teneke kutularda, kavanozlarda bulabiliyoruz. Bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Düşünün bir kez dünyanın en iyi balı, uçak ile bir saat mesafede duruyor ama sizin haberiniz bile yok.Bu ülkenin her karışında birbirinden güzel lezzetler var ama yanıbaşındakilerin bile haberi yok.

Bu bir pazarlama eksikliği mi

     Elbette bir bakış açısı problemi var. Bir kere sadece hammadde üretiminden zengin olunmayacağı açık. Eğer hammadde üretiminden zengin olunsaydı, BOR madeni nedeniyle biz dünyanın en zengin ülkesi olurduk. Sorun da çözüm de burada. Katma değer üretmeliyiz.Yani ürettiğimiz mal ne kadar iyi olursa olsun onu standartlara uygun üretip, paketleyip pazara en uygun koşullarda sunamıyorsanız bir katma değer elde edemezsiniz. Bu bakımdan değerlendirdiğimizde Türkiye’nin hem gıda üretiminde hem de pazarlamasında çok ciddi sorunları var.

Profesyonel dünyada da mı böyle?

     Belki de sorunun çözümünü profesyoneller bulacak. Bu yüzden de en çok onların ilgilenmesi gerekiyor. Bakın bizim et, süt ve mamulleri konusunda uzun süredir üretimimiz var. Ama henüz dünya çapında bir marka üretemedik. Biz geleneksel anlamda çok ciddi gıda çeşidi ve üretimine sahibiz. İşte kayısısı ile meşhur Malatya. Biliyorsunuz belli bir döneme kadar kimsenin ilgilenmediği kayısı bir dönemde ilgi alanı olunca Malatya’yı zengin bir şehir haline getirdi. Türkiye sebze, meyve cennetidir. Dünyanın neresinde dört mevsimi bir günde yaşayacağınız bir ülke var? Türkiye’de böyledir. Sabah serin yağmur altında Karadeniz’de otantik kahvaltı yapar, öğlen yemeğini Uludağ’da karlar arasında et yiyerek geçirebilirsiniz. Öğle yemeğinden sonra Antalya’da denizin kenarında kestirip sonra da denize girebilir ve akşam yemeğini Urfa’da sıra gecelerinin ritmik ahengi ile beraber yiyebilirsiniz. Bu güzellikleri isterseniz aylar boyunca her gün bir başka rotada tamamlayabilirsiniz. Dünyanın başka neresinde bunu yapabilirsiniz? Bütün mesele bir marka oluşturmakta.

Sizce Türkiye hala tarım ülkesi mi?

     Belki şöyle söylesek daha doğru olur. Tarım bizim için önemli… Çünkü tarım ancak sanayisinin kurulması ile önem kazanır. Eğer ürettiklerinizi tarladan alıp satmaktan başka bir şey yapamıyorsanız tarım ülkesi olmak aynı zamanda yoksulluk anlamına gelir. Oysa bizim zenginleşmeye ve bunun içinde çok çalışıp markalar oluşturmaya ve katma değeri yüksek ürünler olarak piyasaya sunmaya ihtiyacımız var. Sadece tarıma dayalı bir ekonomi hiçbir zaman ülkeyi zenginleştirmez. Ama tarımsız bir ülke de düşünemezsiniz. Çünkü insanlar yemek içmek ve beslenmek zorundalar. Bunu sağlayamazsanız büyük bir ülke olamazsınız. Elbette ithalat olacaktır, ama ihracat da olacaktır. Bunlar büyük devlet olmanın gerekliliğidir. Biz de büyük devlet olduğumuza göre bunları yaşayacağız.

TOBB olarak yabancı sermayenin Türk gıda sanayine yatırım yapmalarını nasıl karşılıyorsunuz?

     Türkiye’ye gelen bütün yatırımlar gibi biz iş dünyasının gelişimine katkı verecek bütün yatırımları destekleriz. Globalleşen dünyada artık ülkeler askeri harekatlarla bayraklarını başka topraklara taşımıyorlar. Şirketleri ile taşıyorlar. Biz de bu yabancı sermayenin gelmesiyle ciddi tecrübeler elde edeceğiz. Bunun bir sonraki safhası bizim ülkemizin şirketlerinin başka ülkelerde yatırım yapmaları ve bizim bayrağımızı dünyanın bir çok ülkesinde dalgalandırmalarıdır. Bu sürecin mümkün olduğunca kısa olmasını ve Türk müteşebbisinin ülkemizdeki bu zengin gıda yelpazesini bütün dünyada Türk Malı ve Markası olarak tanıtmasını ümit ediyorum.

Gıda sanayimizi gıda güvenliği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle AB ile rekabet konusunda durumumuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?

     Sıkıntı burada zaten. Biz gıda güvenliği konusunda neredeyse son 5 yıldır büyük bir ivme kazandık ama kat etmemiz gereken mesafe daha çok. Bugün hala bazı sebeplerle et ve süt mamullerimizi AB ülkelerine ihraç edemiyoruz. Demek ki bir standart problemimiz var. Fındık, fıstık, incir, ceviz gibi çok başarılı olduğumuz ve dünyada rakibimiz olmadığı konularda bile pazarlama ve ihraç sorunu yaşıyoruz. Bir kere merdiven altı dediğimiz kaçak üretimden kurtulamadık. Kayıt dışı ekonominin en problemli alanı belki de gıda sektörüdür. Çünkü hem ekonomik kayıp hem de sağlık kaybı söz konusu. Geçmişte yaşanan sahte içki ve sahte bal olaylarının toplumda açtığı yaraları unutmamalıyız. AB ülkeleri ve belli standart isteyen aşka ülkelerin tamamına ihraç edecek ürünümüz var. Hem de çok kaliteli ürünlerimiz var. Türkiye’nin inciri, toprak-güneş uyumu nedeniyle dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Bu kadar değerli bir ürünü, hem de bu kadar bol bir ürünü biz henüz bütün dünyaya tattıramadık. Fındıkta yaşadıklarımız ortada. Büyük bir ürün fazlası var ve üreticinin elinden nasıl alınacağı ile ilgili bir çok problem yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz. Açıkçası, ürün yelpazemizde ve kalitesinde sorun yok. Ama pazarlama ve satış aşamasında çok ciddi sorunlarımızın olduğu açık. Türkiye gelecek on yıl içerisinde 80 milyon nüfusu ile bir AB ülkesi olacak. Hem kendi insanlarımızın hem de AB ülkelerinin büyük bir bölümünün beslenmesini sağlayabiliriz. Ama bunun planlaması ve çalışmalarına başlanması gerekiyor. Hemen bugün başlanması gerekiyor, yoksa geç kalırız ve başarısız oluruz.

AB’ye girdiğimizde geleneksel ürünlerimizin rekabet şansını nasıl görüyorsunuz?

     Bunlarda bir rekabet söz konusu değil. Bunlar zaten bize mahsus ürünler. Bunlarda kim bizimle rekabet edebilir ki? Hiç kimsenin rekabet edeceğini sanmıyorum. Aslında belki de soruyu şöyle sormak gerekir, geleneksel ürünlerimizin sonu ne olacak? Çünkü bunların da bir standarda uyması gerekiyor. Yalnız burada bunların fabrikasyon hale gelmesinden  bahsetmiyorum. Her şeyi fabrikasyon yapmaya kalkarsanız tadını kaçırabilirsiniz. Oysa lezzet çok önemlidir. Konuşmamın başında da örnek vermiştim. Almanya’daki döner fabrikalarımızdan. Türklerin bu konudaki başarıları yol gösterici olacaktır. Artık biz de bütün bu Türk mallarının üretimini standart ve hijyen hale getirmeliyiz. Bunu sağlayamazsak elimizdeki en büyük fırsatı bir kenara itmiş olacağız.

Nedir bu fırsat?

     Fırsat şu, ülkemizin toprakları AB ülkelerinin toprakları içerisinde en temiz olanıdır.Yıllarca gübre ve ilaçlama yapmamaktan kaynaklanan bir temizlik bu. Tabii topraklarımızla birlikte akarsularımızda temiz. Ancak bu avantajı çok iyi kullanmak ve sürdürmek zorundayız. Belki de bu temizliği sürdürmek hepsinden daha önemli. Çünkü ülkemizdeki bu temiz  toprak ve suların ürettiği ürünlerde doğal olarak çok temiz olacaktır. Bunu koruyabilirsek AB ülkelerinin büyük bir pazarını ele geçirebiliriz. Bu da ülkemiz için önemli bir avantaj. Çünkü toprak ve suların temizlenmesi kolay sağlanabilecek bir şey değil. Kirletmemeniz gerekiyor bir kez kirlendiler mi de çok zor temizleniyorlar. Burada belki de en çok görev Tarım Bakanlığı ve Çevre Bakanlığı’na düşüyor. Onların bu konuda vatandaşı bilinçlendirmesi ve elimizdeki bu avantajı kaybettirmemesi gerekiyor.

Türk halkının beslenme alışkanlıklarına baktığımızda yeterli ve dengeli beslendiğinden söz edilebilir mi?

     Fast Food kültürünü saymazsak yeme içme kültürümüzün iyi olduğunu tahmin ediyorum. Modern hayat hepimizin o eski ve muhteşem yemek kültürümüzü biraz yaraladı.Yoğun iş programları, insanların evlerine gidecek vakti bulamamaları, eşlerin ikisinin de çalışması gibi unsurlar gerçekten de yeme içme alışkanlıklarımızı ve kültürümüzü değiştirdi. Sabah erkenden kalkıp çorbasını içen veya tereyağlı, ballı, reçelli, pekmezli tahinli kahvaltısını yapan insanlar artık çok az. Öğle yemekleri ise genellikle vakit darlığı nedeniyle hazır yemeklerle geçiştiriliyor. Akşam yemekleri  belki hala koruyabildiğimiz tek mutfak kültürü olarak elimizde kaldı. Bu yüzden bütün modern toplumlarda olduğu gibi bizde de özellikle büyük şehirlerde beslenme alışkanlıklarının sağlıklı olduğunu söylemek zor. Genele baktığımızda da her ne kadar ürünlerin hepsinin piyasada olması söz konusu ise de ekonomik sebepler de hala mutfağın en önemli düşmanı olarak karşımızda duruyor.

Türk mutfağı günümüz insanının yeterli ve dengeli beslenmesi için uygun mu?

     Şüphesiz ki saydığımız bütün bu sıkıntılara rağmen Türk Mutfağı hala dünyanın en nitelikli mutfağıdır. Özellikle yurt dışından gelen misafirlerimiz bu konuyu sık sık dile getiriyorlar. Çünkü çok farklı ve keyifli bir damak tadımız var. Avrupa ve Amerika’da yemeğe lezzeti soslarla vermeye çalışırlar. Bizde ise yemeğin kendisi lezzetli, etinden, suyundan, pişirmesinden, garnitürlerinden vb. Ama kesinlikle yemeklerimiz çok lezzetli. Yani bir çiğköfteyi dünyanın neresinde bulabilirsiniz? Baharatın en çok kullanıldığı Hindistan’da bile buna rastlayamazsınız. Tabii burada mutfağın uygunluğundan çok, zamanın uygun olup olmadığına bakmak gerekir. Sanırım Türk mutfağının en büyük düşmanı zamansızlık. Zamanı olanlar için mükemmel bir çözüm Türk Mutfağı.

Genel olarak baktığımızda sektörün vizyonunu, yönünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

     Türk gıda sektörü son 10 yılda inanılmaz bir gelişme sağladı. Elbette konuştuğumuz bir çok sıkıntı belli aşamalarda devam ediyor ama ilerlemeler ve gelişmeler de devam ediyor. Bir kere  kesinlikle uluslararası standardı göz ardı etmemeliyiz. Bütün mamullerimizi buna göre geliştirmeliyiz. Türk mallarının standardı yakaladığında ne kadar kıymetli olduğunu tecrübelerle biliyoruz. Markalaşma sürecini sadece profesyonel  işletmelerle sınırlamamalıyız. Şehir markaları oluşturmalıyız. Yani Hakkari Balı, Sivas İçliköftesi, Antalya Karpuz Reçeli vb. Bu dünyada yeni trenddir. Ya çok üreteceksiniz ve ucuz satacaksınız, ya da az üreteceksiniz nitelikli üreteceksiniz ve pahalı satacaksınız.

     Hijyen ve güvenilirlik dünyanın gıdada ki en önemli dayanakları.Bunlara dikkat etmeliyiz. Tabii Türkiye’nin en büyük sıkıntısı olan merdiven altı üretime de kesin çözüm bulmalıyız. Bugünden sonra Türkiye’nin artık bu tür sıkıntıları hem ticari hem de siyasi açıdan tahammülü mümkün değil. Çok hızlı mesafe kaydetmeliyiz.

Son olarak  sektörün KDV indirim talebini değerlendirmek istiyoruz.

     Şahsen gıda da KDV indirimini destekliyorum. Federasyonunuzun da bu yöndeki çalışmalarından haberdarız. Ben de gıda sektöründe yatırımları olan bir işadamıyım. Bu konuda rasyonel davranmak gerekli. TOBB Sektör meclisinde de konunun gündeme getirilmesi ve federasyonunuzun talebinin ilgili kurum ve kişilere iletilmesi yolunda çalışmalara hız vereceğiz. 70 milyon nüfusumuzun tamamı güvenilir her çeşit gıdayı satın alabilmeli. Benim şahsi görüşüm budur.

Gıda Hattından güncel e-bülten almak için adresinizi girip kayıt olabilirsiniz.

.