Gıda Hattı

Süleyman Demirel, Gıda Hattına konuştu

8 Ağustos 2006, 02:05
Paylaş

Kendi yiyeceğini çıkaramayan ülke açtır
Tarım-Sanayi entegrasyonu dediğimizde akla gelen ilk isimlerden biri, Süleyman DEMİREL. Tüm hayatı boyunca “benim çiftçim, benim köylüm” diyen Demirel aslında bu süreci tüm sancılarıyla yaşamış bir devlet adamı.

Türkiye’ye hizmette bulunduğum 50 sene içerisinde ülkenin kalkınmasını hedef alan politikaların yapılmasında görev aldım. Bu hedefte en önemli unsur, insandı. Bu ülkenin insanının karnı tok olmalıydı, sırtı pek olmalıydı, mutlu olmalıydı, başları dik olmalıydı ve insanlar hayatlarından şikayetçi olmamalıydı. Fakat bu büyük bir hedefti, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in hedefi de buydu. Türkiye çağdaşlığı benimsemeliydi ve bu demokratik Cumhuriyet’ini güçlendirmeliydi, kudretlendirmeliydi. Bunun en önemli unsuru zenginlikti, yani zenginleşmeliydi.

Cumhuriyet’in  kuruluşunda Türk halkının yüzde 77’si tarımla meşguldü. 1920’li yıllarda 12 milyon nüfusu vardı, 1950’li yıllarda nüfus  21 milyondu ve Türkiye arazisinin bir kısmı ekilip biçilebiliyor; bu da  fevkalade iptidai ilkel tarım usulleriyle ekilip biçiliyor ve bu ülkede yaşayan insanlar yarı aç, yarı tok; bunların doyabilmesi için Türkiye’nin sanayileşmesi lazımdı, Türkiye’nin tarımının ıslah edilmesi lazımdı. Tarım artık başka ülkelerde olduğu gibi çağdaş ülkelerdeki gibi mekanize olmalı, traktör tarıma girmeliydi, bu yatırım demekti.

50’li yıllarda  başlayan Türkiye’deki siyasi hareketin hedefi, Türk köylüsünü sadece köylü olmakla kalmayıp, onu çiftçi yapmak ve tarımı sanayileştirmekti. Kalkınmış ülkelere baktığımız zaman bu ülkelerdeki tarım açık sanayi haline gelmiştir. Bilhassa mekanizasyon sayesinde büyük topraklar kolaylıkla işlenebiliyordu ve üretim çok geniş çapta artmıştı; ama üreten çiftçinin çok önemli bir sorunu da vardı. Tarım ilkel yapıldığı zaman bu sorun o kadar yoktu, nüfusun zaten %77’si tarım kesiminde yaşıyorsa , bu halk ürettiği malı kendisi yiyordu, çok azını pazara veriyordu. Pazarda da çok kimse yoktu; fakat ne zaman ki tarım nüfusu azaldı, ne zaman ki Türkiye yavaş yavaş sanayileşmeye başladı, ne zaman ki kırsal kesimden şehirlere, kasabalara göç başladı,  o zaman toprakla yaşayan insanlar, toprağı bırakmış olan insanları beslemek durumuna geldi. O zaman yeni veriler ortaya çıktı, yani köylü ürettiği mahsülü muhafaza edebilmeliydi, çürütmemeliydi, kokutmamalıydı, küflendirmemeliydi, taşıyabilmeliydi, üretim merkezlerinden tüketim merkezlerine taşıyabilmeliydi; bunlar organize isteyen şeylerdi. Bütün bunların içerisinde Türkiye yaşayıp gidiyor, bir taraftan da sanayi tarım ürünlerini işleyen sanayiye doğru gidilmeliydi.

Türkiye’de  tarım ürünlerini işleyen sanayi dediğimiz zaman ilk akla gelen şey, şekerdir. Türkiye’nin ilk kurduğu sanayi şeker üzerinedir. 1926’da Uşak Turhal Şeker Fabrikaları’yla başlayan bir olaydır. Çünkü Türkiye şekeri dışardan alıyordu. Şeker yerine Türkiye daha çok pekmez vs. gibi bal ürünlerini kullanıyordu. Şekeri sadece çayda kullanıyordu, çay da pek yaygın değildi. Türkiye 1924’ten 1936’ya kadar hep fabrikalar kurdu. 1950’ye gelindiği zaman Türklerin dört tane şeker fabrikası vardı, yüz bin ton kadar şeker üretimi vardı  ve daha sonra kurulan fabrikalarla geçen 50 senede Türkiye’nin içeriye üretimi iki milyon tonu buldu. Kendi ihtiyacını karşılayabildiği gibi dış ülkelere de satabilecek duruma geldi.

Kendi ihtiyacının dışına çıktığı zamanki kısmı dünya pazarlarıyla ilgilidir. Dünya pazarlarına geçildiği zaman her zaman rekabet edemeyebilirsiniz, bugün yaşanan en önemli meselelerden birisi de odur. Dünya değişmiştir, dün kendi kendimize yetmeye uğraşırken, dün birtakım malları dışarıdan almayalım kendimiz üretelim diye uğraşırken, bugün kendi kendimize yettikten sonra artan ürünü satmak gibi bir durumla karşı karşıyayız ve bunu satabilmemiz  lazım, rekabet gücüyle birlikte esasen kendi tükettiğimizi de çok pahalı ürünlerle, yani kendimiz yetiştiriyoruz diye çok pahalı ürünlerle satın alma gücü zaten azdır. Satın alma gücünü tahrip etmemiz lazım.

En önemli mal, gıdadır. Havayı koklayıp alıyorsunuz, su dereden akıyor pınardan alıyorsunuz gıdayı üretmeniz lazım eğer bir ülkenin toprakları ekilmiyorsa ve gıda ana maddelerini çıkarmıyorsa o ülke zaman zaman büyük sıkıntılar içine girebilir;  dünyada savaş olur, şu olur, bu olur, hudutlar kapanır, o zaman kendi yiyeceğini çıkaramayan ülke açtır. Açlık ve sefalet denilen olay budur.

Türkiye uzunca bir süre kendi kendine yeten bir ülke olarak gelmiştir ve bir taraftan köylü nüfusunu azaltmış, bir taraftan çıkardığı tarım ürünleri üzerine sanayi kurmuştur. Türk tarımında yapmamız lazım olan en önemli işlerden bir tanesi, verimi arttırmaya çalışmak, bir tanesi ise Türk halkının, Türk köylüsünün ürettiği bu mahsulleri iyi mağdur etmek, iyi değerlendirmek ve iyi pazarlamak. Şimdi değerlendirme ve muhafazaya geldiğimiz zaman işin içerisine sanayi giriyor. Türkiye’nin pek çok sebze ürünü var, bunların muhafaza edilmesi lazım ve bu zaman içerisinde Türkiye çağdaş tarıma daha çok  yaklaştığı zaman içerisinde Türkiye’de sebzeyi meyveyi işleyen çok güzel tesisler kurulabildi ve ben meyve suyu fabrikasını Bulgaristan’da gördüm. 70’li yılların başında Türkiye’nin meyve suyu fabrikası yoktu. Bulgaristan’dan geldim, Bursa’da bir meyve suyu fabrikası açtım, o zaman rahatladım.

Sanayileşme bir tarafta Türk köylüsünü daha çok gelire sahip olması ve daha çok refaha ulaşması için olduğu kadar emeğinin israfına mani olan çok önemli bir hadisedir, üretici  olarak. Tüketici tarafına geçtiğimiz zaman tabi ki Türkiye’de tüketici bütün bu ürünleri tarladan, sofraya olan bu ürünleri makul fiyatlarla alabilmeli ve bütün bu ürünler hijyenik şartlara sahip olmalı, yani sağlıklı ürünler olmalı ve halkın yani tüketicinin ihtiyacını karşılayacak standartta olmalı. Çok güzel gıda sanayi kurduk arka arkaya, gerek meyve üzerine, gerekse konserve üzerine. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde çok güzel tarım ürünlerini işleyen sanayiler kuruldu ve böylece Türk pazarı zenginleşti. Türkiye’nin marketleri zenginleşti , bakkalları zenginleşti ve Türk halkının hayat tarzı değişti.  Sofrasına gelen birtakım şeyler değişti, tümüyle değişti ve böylece bir taraftan Türk halkının hayat şartlarını düzeltme öbür taraftan daha iyi beslenmesini sağlama, öbür taraftan da üreticiyi daha iyi imkanlara kavuşturma Türkiye’deki gıda sanayinin baş hedefi olmuştur. Tabi ki Türkiye ihraç edecek mal da bulmalıydı. Hemen şunu söylemeliyim zaman içerisinde Türkiye tarım ürünü ithal eder hale geldi.

Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şöyle değerlendireceğim. Türkiye kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydi. Nüfusumuz arttı yetmiş milyona çıktı. Şunu söylemek istiyorum. Pazar ekonomisi büyüdü. Pek çok dışarıdaki üretim Türkiye’ye gelmeye başladı, aslında Türkiye’nin pazarlarında rekabet olması lazım, kendi ürettiği malların kendi sanayinin ürettiği malların, yani Türkiye’deki gıda sanayinin ürettiği malların, gıda ürünlerinin dışarıdaki ürünlerle mutlaka rekabet etmesi lazım.  Bu da geliyor Türkiye’deki gıda sanayinin üretimdeki kaliteye, amabalaja ve pazarlamaya. Hammaddenin kalitesinde bir sıkıntı yok, genelde yok. Gerekiyorsa hammaddenin kalitesininde düzeltilmesi lazım. Gıda sanayinin içerisinde süt sanayi, et sanayi, hep bunlar dahil bunun. Bütün yenilebilir malları, yenilebilir ürünleri fabrikadan geçirerek piyasaya ve sofraya veren bütün sanayinin mutlaka dünya gıda sanayi ile bağdaşabilmesi, onunla rekabet edebilmesi lazım.

AB sürecinde gıda sanayiindeki en temel sorunlardan biri de kaliteli ve dünya fiyatlarında hammadde temin edememesi. Bu noktada tarım sanayi entegrasyonu tıkanıyor aslında. Devlet eliyle kurulmuş kuruluşlar sürecin çok gerisinde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Şimdi çok güzel bir konuyu dile getirdiniz. Dünya değişmiştir ve Türkiye ne 1920 Türkiye’si, ne 1950 Türkiye’si, ne 1990 Türkiye’si, ne dünya 1920 dünyası ne 1950 dünyası ne 2000 dünyası. Dünya çok değişmiştir. Dünyada teoriler değişmiştir. Bugünkü dünya 3 şey üzerine kurulmaktadır. Demokrasi, insan hakları, pazar ekonomisi. Bence bunu anlayabilen ülkeler önümüzdeki on seneyi bir fırsat olarak kullanacaklardır. Kullanamayan ülkeler geri kalmaya devam edecektir; dünyada zenginler ve yoksullar vardır. Yoksul kalmak istiyorsanız bunu anlamayın, zengin olmak istiyorsanız bunu anlayın. Demokrasi, insan haklarını izah etmeye gerek yok. Yalnız onları yapamazsanız üçüncüsünü yapamazsınız. Devletçi olarak, Marksist olarak veya karma ekonomi şeklinde devlete dayanan ekonomik faaliyetlerin bugün geriye bırakmıştır.  Bugün devletin tümüyle finans, ekonomi, üretim, sanayi işleri içinden tümüyle çıkması lazım. Bunu tamamen bireylere bırakması lazım. Destek verebilirisiniz, tanzim yapabilirsiniz; ama üretimi tümüyle devretmek, bütün faaliyetlerin içinden çıkması lazım tarım dahil. Ama yine de tarımda devlet çiftçiyi gözetmeye devam edecek, fiyat hareketlerinde gözetmeye devam edecek. Çünkü şöyle hadiseler oluyor, ekim teşvik ediliyor, üretim sahipsiz kalıyor, devlet çiftçiyi o şekilde teşkilatlandırmış olacak ki o üretim sahipsiz kalmasın. Avrupa’da olduğu gibi başka ülkelerde olduğu gibi kooperatifler yoluyla çiftçi birlikleri yoluyla herkes kendi başının çaresine kendisi bakacak. Devlete dayandığınız sürece zarardan kurtulamazsınız. Zararı da bugün devletın taşıyacak hali yoktur ve devlete dayandığınız sürece bir işletmeyi kar ettirmek için gayret etmezsiniz. Zaten hadise etkinlik getirecektir. Türkiye’nin bence hiç tereddüt etmeden pazar ekonomisinin bütün şartlarına uyması lazımdır. Çayda da, pancarda da her şeyde bunu bireylere terk edip çıkması, ama devletin göz kulak olması lazımdır.

Burada bir konuyu belirtmek istiyorum. İnsanları doyuracaksınız, ama insanları dengeli besleyeceksiniz. Dengeli besleyecek kadar ürününüz olacak. 500 milyona yakın insanın bugün dengesiz beslenmeden, yahut fazla beslenmeden kendilerinin taşıyamayacak kadar kilolu  olduğunu, kilonun insanlar arasında problem haline geldiğini de biliyoruz. Öyleyse gıda sanayi bütün bunların hepsini çok dengeli bir şekilde götürecek.  Dengeli beslenmenin unsuru olarak da daha çok şöyle bir şey ortaya koyuyor, %35 karbonhidrat, %30 yağ, %15 protein, dengeli beslenmenin reçetesi olarak bunu veriyorlar.

Çok kilo verdiğinizi gözlemledik. Özel bir program uyguladınız mı?

Benim diyabetim var zaten, bir diyete uymam lazım. Yirmibeş kilo verdim. Daha çok bu kiloyu taşıyacak durumum yoktu. Sıkı bir karbonhidrat diyetine bağlıyım. Çok da beni daraltıcı bir diyet değil, çok rahat bir diyetim var.

ILKNUR MENLIK

Gıda Hattından güncel e-bülten almak için adresinizi girip kayıt olabilirsiniz.

.