Gıda Hattı

"Mali disiplinden taviz yok"

28 Haziran 2010, 11:01
Paylaş
"Mali disiplinden taviz yok"

Kemal Unakıtan - Maliye Bakanı 

“Gayri Safi Milli Hasıla büyüklüğü 716.6 milyar YTL, büyüme oranı %5.5, yılsonu TÜFE %4, ihracat 117 milyar dolar, ithalat 182 milyar dolar, kişi başına milli gelir 7.000 dolar olarak hedeflendi.”

Spottaki alıntı, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın, Aralık 2007’de TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı  “2008 Yılı Bütçe Sunuş Konuşması” ndan bir bölüm. Konuşmasında 2008 yılı Bakanlık hedeflerini anlatırken bu bilgilere yer veriyor. Aynı konuşmanın sonuç bölümünde “Dünyanın 17’nci büyük ekonomisi olan ülkemiz, istikrarın devam etmesi halinde dünya ekonomileri içinde çok daha yüksek seviyelere çıkacaktır” diyen Bakan Unakıtan, mali disiplinden taviz vermeyeceğiz sözleriyle konuşmasını bitiriyor.

Sohbetimizde, bir ekonomi dergisi tarafından “Avrupa’da Yılın Maliye Bakanı” seçilmesini de uyguladıkları sıkı maliye politikası sonucu sağlanan mali disipline bağlıyor. Sıkı mali politikalara rağmen, hazırlanan “Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı” ile sanayinin önünü açmayı hedeflediklerini belirten Unakıtan, yeni uygulamayla beraber “Gerçekleştirilen Ar-Ge harcamalarının %100 oranında ilave bir indirim gelir veya kurumlar vergisi matrahının tespitinde dikkate alınacak, diğer bir ifadeyle amortismanlar da dikkate alındığında Ar-Ge harcamaları %200 oranında indirilebileceğini” söylüyor.

The Banker dergisi tarafından “Avrupa’da Yılın Maliye Bakanı” seçildiniz. Dergi, Türk ekonomisinin sizinle büyük bir dönüşüm geçirdiğini ve yabancı güveninin arttığını belirtti. Yılın Maliye Bakanı olarak ne düşünüyorsunuz? Yabancı güveni arttı mı sizce?

Yılın Maliye Bakanı olarak seçilmemden dolayı ülkem ve hükümetim adına gurur duydum. Seçilmemde hükümete geldiğimiz günden bu yana uyguladığımız sıkı maliye politikaları sonucu sağladığımız mali disiplininin büyük payı bulunmaktadır. Bizden önceki dönemlerde, siyasi istikrarsızlığın bir sonucu olarak vergi sistemine yönelik reform çalışmaları sonuçsuz kalmıştır ve yatırımlar için çekic ortam oluşturulamamıştır. İzlenen kamu harcama reformu neticesinde bütçe disiplininden de vazgeçmeden yatırımların önünü açacak düzenlemeler yaptık, yapmaya devam ediyoruz.

Hükümet programımızda da ilan ettiğimiz gibi uluslararası bilgi birikimi ve teknoloji getiren, rekabet gücünü artıran, dış denge açısından önemli bir finansman kaynağı oluşturan, yeni pazarlara açılımı sağlayan ve en önemlisi istihdamı artıran uluslararası doğrudan yatırımların Türkiye’ye artan oranlarda gelmesini sağlamak temel hedeflerimizdendir.

Sürdürdüğümüz çalışmalar neticesinde, ülkemiz 2003 yılından bu yana çarpıcı bir makroekonomik performans sergilemektedir. Türkiye ekonomisi 2003-2006 döneminde ortalama %7,3 oranında büyümüştür. Böylece ülkemiz, dünyanın en hızlı büyüyen ülkeleri arasına girmiş ve dünyanın 17’nci büyük ekonomisi haline gelmiştir. Gerçekleştirilen yapısal reformlar ile bir taraftan sürdürülebilir büyümenin temelleri atılırken diğer taraftan enflasyon oranları tek haneli rakamlara indirilmiştir.

23 çeyrektir kesintisiz büyümede, özel kesimin sabit sermaye yatırımlarındaki artışlar ve toplam faktör verimliliği artışları temel unsurlar olmuştur. 2007 yılının ilk 9 aylık döneminde ise ekonomimiz, %4 oranında büyümüştür. Özel sektör dinamizmine ve verimlilik artışlarına dayanan ekonomik yapı sayesinde 2008-2010 döneminde ekonomimizin %5-6 oranında büyümesini öngörmekteyiz. Sağlanan büyümeye paralel olarak 2002 yılında 181 milyar dolar olan Gayrisafi Milli Hasılamız, 2008 yılı sonunda 520 milyar dolara ulaşacaktır. Elde edilen sonuçlar, halkımızın refah düzeyini de arttırmış ve 2002 yılında yaklaşık 2.600 dolar olan kişi başı milli gelirimiz, 2007 yılında 6600 doları aşmıştır. 2008 yılında ise yaklaşık 7.000 dolar seviyesine ulaşmasını bekliyoruz.

Bütçe açıklarının makul seviyelere indirilmesi maliye politikamızın temel hedefi olmuştur. Bu esastan hareketle hiçbir zaman mali disiplinden taviz vermedik. Bütçe açığının GSMH’ya oranı 2002’de %14.6 düzeyinde iken 2006 itibariyle %0.8’e gerilemesi de bu politikanın sonucudur. Bu düzeydeki bir bütçe açığı bazı AB üyesi ülkelerden daha düşük bir bütçe açığına sahip olduğumuzu göstermekte ve mali disiplin bakımından gelmiş olduğumuz noktayı ortaya koymaktadır.

Mali disiplin uygulamasındaki istikrarın bir sonucu da borç servisinde sağlanan iyileşmede görülmektedir. 2002 yılında %78 olan Kamu Net Borç Stokunun Gayrı Safi Milli Hasıla’ya olan oranı, 2007 yılı sonunda %40’ın altına inecektir. Ayrıca AB tanımlı borç stokunun Gayrı Safi Milli Hasıla’ya oranının da %60’ların altına inmesiyle Maastricht kriterlerini de yakalamış durumdayız. Bu gelişmelere paralel olarak; Kamu Borçlanma Gereği negatife dönmüştür.

Gerçekleştirdiğimiz yapısal reformlar, yerli ve yabancı yatırımcılar açısından ülkemizdeki yatırım ortamının cazip bir hale gelmesini sağlamıştır. Bu bağlamda, 2002 yılında 47 milyar YTL olan sabit sermaye yatırımları 2008 yılında 155 milyar YTL’ye ulaşacaktır. Özel sektör sabit sermaye yatırımları ise 2002 yılında 30 milyar YTL iken 2008 yılında 122 milyar YTL düzeyine gelecektir.

Bahsettiğim gibi gerçekleştirilen yapısal reformlar ve uygulamalar kadar bunun devamına ilişkin olarak ortaya konulan siyasi irade yabancı yatırımcıların Türkiye’ye olan ilgisini arttırmıştır. Şöyle ki, 2002 yılı ve öncesinde yıllık ortalama 1 milyar dolar düzeyinde olan doğrudan yabancı sermaye girişi, 2006 yılında yaklaşık 20 milyar dolara yükselmiştir. 2007 yılı Kasım ayı sonu itibariyle ise doğrudan sermaye girişi 16.7 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu olağanüstü artış ülkemizi son 10 yılda OECD ülkeleri arasında en çok net doğrudan yabancı sermaye çeken 6ncı ülke konumuna getirmiştir. Küresel sermayenin özellikle mal ve hizmet üretimine yönelik yeni yatırımlara yönelmesi için gerekli ortamı oluşturmaya devam edeceğiz. Sayın Başbakanımızın himayelerinde, uluslararası kuruluşların ve firmaların üst düzey yöneticilerinin de gittikçe artan katılımıyla ülkemizde, Yatırım Danışma Konseyi toplantıları yapılmaktadır.

Dünya Bankası tarafından iş yapma kolaylığına ilişkin olarak yayımlanan Doing Business Raporuna göre 2006 yılında 175 ülke içinde 91 inci sıradayken, yatırımcının önündeki engelleri kaldırmak için yaptığımız çalışmalar ile 2007 yılında 178 ülke içerisinde 57 inci sıraya yükseldik. Amacımız, yatırım ortamının önündeki bütün engellerin kaldırılması ve ülkemizi yatırım yapılabilir ülkeler sıralamasında daha üst sıralara taşıyarak küresel yatırımlardan daha büyük pay almak olacaktır.

1994 ve 2001 krizleri öncesindeki cari açığımıza nazaran daha yüksek cari açık ile karşı karşıya olmamıza rağmen ekonomide bir kriz belirtisi yaşanmamasını nasıl açıklıyorsunuz? Cari açığın finansmanı konusunda Doğrudan Yabancı Yatırımların önemli olduğunu düşünüyor musunuz?

Bildiğiniz gibi, söz konusu kriz dönemlerinde Türkiye sadece cari açık değil aynı zamanda da bütçe açığı problemiyle de karşı karşıya idi. Bunlardan birini iç açık, diğerini de dış açık olarak adlandırabiliriz. Her iki açığa maruz olan bir ekonominin dış etkilere karşı kırılganlık düzeyi de doğal olarak yüksek seviyelerde olmaktadır. Daha önce de kısaca değindiğim gibi mali disiplinin tavizsiz ve istikrarlı bir şekilde uygulanması politikasının temelinde yatan neden de budur. Geldiğimiz noktada yüksek bütçe açıkları Türkiye ekonomisi açısından artık tarihe karışmıştır. Bütçe açıklarının makul seviyelere indirilmesi ve buna paralel olarak borç dinamiklerimizde sağlanan iyileştirmeler ekonomimizi dış etkenlere karşı daha dayanıklı hale getirmiştir. Global ekonomide gerek 2006 yılı ortalarında meydana gelen belirsizlik ortamı gerekse sonrasında ABD de ortaya çıkan mortgage krizinden ülkemizin daha az etkilenmiş olması ekonomimizin dış etkilere karşı ne derece dayanıklı hale geldiğini açıkça göstermektedir. Daha önceki kriz dönemlerinden farklı olarak 2002 sonrası dönemde cari açık kısa vadeli sıcak para olarak adlandırılan portföy yatırımları veya krediler yerine daha yüksek oranda doğrudan dış yatırımlar ile finanse edilmeye başlandı. Bildiğiniz gibi, cari açığın finansmanında doğrudan küresel yatırımların payı önemli ölçüde artış göstermiştir. Yıllarca ortalama 1 milyar dolar civarında seyreden doğrudan küresel sermaye yatırımları 2006 yılında 20,1 milyar dolar seviyesine yükselmiş olup, 2007 yılı Kasım ayı sonu itibariyle ise doğrudan sermaye girişi 16,7 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Bütçe disiplini ile beraber ekonominin şoklara karşı dayanıklılığının artmış olması dolayısıyla cari açıkların krizleri tetikleme fonksiyonunu önemli ölçüde zayıflamış bulunmaktadır. Finansmanında sorun olmamakla birlikte, ülkemiz açısından müzmin hale gelmiş bulunan cari açık sorununun çözümü için yapısal önlemlere ihtiyaç bulunmaktadır.

Uzun Vadeli Strateji çerçevesinde hazırlanan 9. Kalkınma Planında istikrar içinde büyüyen, gelirini daha adil paylaşan, küresel ölçekte rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen, AB’ye üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye vizyonu belirlenmiş ve rekabet gücünün artırılması gereği üzerinde durulmuştur.

İthalatımızın % 70 ine yakın kısmı aramalı ve hammadde ithalatından oluşmaktadır. İthalatın da büyük bir kısmı işlenmiş aramalı ve hammaddelerden oluşmaktadır. Diğer bir ifadeyle, işlenmiş bir kısım malzemeyi ithal edip bazı işlemlere tabi tuttuktan sonra ihraç ediyoruz. Bu durumda ihraç edilen mallar bünyesinde oluşan katma değerin önemli bir kısmı, ithal edilen işlenmiş ara malları dolayısıyla yurt dışında kalmaktadır. Bu husus göz önüne alınarak, katma değeri yüksek malların yurt içinde üretilmesinin teşvik edilmesi amacıyla, tüm taraflarla birlikte çalışmaları devam eden “Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı” TBMM’ne sevkedilmiş olup yakın zamanda yasalaşmasını öngörmekteyiz. Bu yasa tasarısı ile;

- Yenilikçiliğe odaklanmış, istihdamı gelişmiş, katma değeri yüksek ürünler üreterek, cari açıkların yapısal çözümüne katkı sağlanması ve dolayısıyla ithalat bağımlılığının azaltılması,

- Ar-Ge ve yenilik yoluyla ekonominin uluslararası düzeyde rekabet edebilir bir yapıya kavuşturulması için teknolojik bilgi üretilmesi ve teknolojik bilginin ticarileştirilmesi,

- Rekabet öncesi işbirliklerinin geliştirilmesi ile ihracatın artırılması,

- Teknoloji yoğun üretim, girişimcilik ve bu alanlara yönelik yatırımlar ile Ar-Ge’ye ve yeniliğe yönelik doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının ülkeye girişinin hızlandırılması,

- Yenilikçilik kapasitesinin geliştirilmesi, Ar-ge personeli ve nitelikli işgücü istihdamının artırılması, teşebbüsün, yenilikçiliğin ve verimliliğin teşvik edilmek suretiyle dünyadaki gelişmelere uygun bir yatırım ve üretim ortamı oluşturulması hedeflenmiş bulunmaktadır.

Kısaca Ar-Ge Tasarısıyla,

• Gerçekleştirilen Ar-Ge harcamalarının %100 oranında ilave bir indirim gelir veya kurumlar vergisi matrahının tespitinde dikkate alınacak, diğer bir ifadeyle amortismanlar da dikkate alındığında Ar-Ge harcamaları % 200 oranında  indirilebilecek,

• Ar-Ge personeli ücretleri gelir vergisinden istisna olacak, bu istisna doktoralı olanlarda % 90, diğerlerinde % 80 oranında uygulanacak,

• Ar-Ge personelinin sigorta primi işveren hissesinin yarısı, her bir çalışan için beş yıl süreyle Maliye Bakanlığı bütçesine konulacak ödenekten karşılanacaktır.

• Ar-Ge ve yenilik faaliyetleri ile ilgili olarak düzenlenen kağıtlardan damga vergisi alınmayacaktır.

• Rekabet öncesi işbirliği projelerine katkı sağlayan firmaların projeye yaptığı katkılar da Ar-Ge harcaması olarak kabul edilecek olup ilave indirimden yararlanacak, bu projelerde çalışan personel de gelir vergisi istisnası ile sigorta primi desteğinden yararlanacaktır.

Tasarının yasalaşması ile özel sektörün Ar-Ge’ye ayırdığı pay artacak ve ülkemizin ciddi sıçramalar yapmasına zemin hazırlanmış olacaktır.

Kurumlar Vergisi oranındaki 10 puanlık indirimin, vergi gelirlerini artırdığı ve 2007 yılı kurumlar vergisi tahsilat hedefinin tutturulduğu hatta aşıldığı görülüyor. Kurumlar Vergisinde birçok AB ülkesinde olduğu gibi kademeli olarak indirime devam edilecek mi?

Hükümete geldiğimizden bu yana yatırım ortamının iyileştirilmesi amacıyla vergi sistemi ve uygulamalarında çok sayıda düzenleme yaptık. Yapılan çalışmaların temelinde bütçe disiplini yatmaktadır. Geçen dönemde böyle olduğu gibi önümüzdeki dönemde de mali disiplinden kesinlikle taviz vermeden, yatırımların önünü açacak düzenlemelerin yapılmasına devam edilmektedir.

Bu çerçevede, gerek yurt içi gerekse yurt dışı kaynaklı yatırımları desteklemek üzere %30 olan kurumlar vergisi oranını, 2006 yılı başından itibaren geçerli olmak üzere %20’ye indirdik. Bu oran indirimiyle birlikte kar payı üzerinden alınan vergi de dahil olmak üzere toplam vergi yükü yerli yatırımcılar için %44’ten %34’e, yabancı yatırımcılar için ise %37’den %32’ye inmiş bulunmaktadır. Türkiye’nin yatırım cazibesi bakımından birçok ülke (özellikle Merkez ve Doğu Avrupa ülkeleri) karşısındaki rekabet gücünü büyük ölçüde artıran bu düzenlemeyle temel olarak vergi yükünün azaltılması ve kayıt dışına yönelmelerin engellenmesi hedeflenmiştir. Böylelikle Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük vergi yüküne sahip ilk 5 ülke arasına girmiştir. Üstelik mükelleflerin vergiye gönüllü uyumunun artmasının da etkisiyle, kurumlar vergisi tahsilatımız hedeflerimizin üzerinde gerçekleşmiştir. Önümüzdeki dönemde de piyasanın önünü açacak, ülkemizin küresel ekonomide rekabet gücünü artıracak  politikalar izlenmeye devam edilecektir.

Leasing sektörü %18 KDV uygulamasıyla sıkıntılı bir döneme girdi. İş makinelerinin %62’si, tarım aletlerinin ise %45’i leasing yolu ile satılıyor. KOBİ’ler KDV avantajı nedeniyle bu tür alımlarını leasing ile yapıyorlardı. Gıda sektörünün %99 oranında KOBİ’lerden oluştuğu gerçeğinden hareketle, bu uygulamanın mali yapıları sağlam olmayan KOBİ’lerin gelişmelerini engelleyeceği düşünülüyor. Leasingdeki KDV oranlarıyla ilgili yeni bir çalışma var mı?

Bakanlığımıza yansıyan olaylardan, yatırım amaçlı olmayan doğrudan tüketime yönelik ürünlerinde finansal kiralama ile satın alınarak sistemin kötüye kullanıldığı bilgisine ulaşılmış ve teşvik için öngörülen düzenlemenin vergide eşitlik ve adalet ilkesini zedelediği ve haksız rekabete yol açtığı anlaşılmıştır.

Leasing sektörüne ilişkin yapılan düzenleme, KDV Kanunu’nda bundan önce var olan aynı mal teslimine ilişkin farklı oran uygulamasının giderilmesi yönünde olmuştur. Eğer siz aynı malı satın alan kişiden %18, leasing yoluyla alan kişiden de %1 vergi alıyorsanız burada haksız bir uygulama vardır. Biz bunu düzelttik. Makine ve teçhizat alımında tek vergisel kolaylık leasing değildir. Yatırım Teşvik Belgesi sahibi mükelleflere belge kapsamındaki makine ve teçhizat teslimleri KDV’den istisna tutulmuştur. Yani burada KDV ödenmemektedir ve bu istisnadan işletmeler yararlanmaktadır. Ancak ülkemizde tarım kesiminde aile ölçeğinde çiftçilik yapıldığından vergisel avantajlar kullanılamamaktadır.

KOBİ’lerin ve çiftçilerin durumuna gelince; bazı makinelerde, özellikle tarım makineleri teslimindeki KDV oranı konusunda bir çalışma yürütüyoruz, bu makinelerin teslimindeki vergiyi bir miktar indirmek istiyoruz. Satın alan finansal kiralama yapsın ya da yapmasın fark etmeyecek şekilde herkese indireceğiz. Bir şeyi yaparken herkese yapmalısın yoksa ayrıcalık yapmamız mümkün değildir. Yeni dönemde vergideki ayrıcalıklar giderek son bulacaktır.

Gıda sektöründe geçtiğimiz yıl yapılan KDV indirimi sanayicilerimizde çok büyük bir memnuniyet yarattı. Ancak KDV’de bazı olumsuzluklar hala devam etmektedir.  KDV oranlarındaki olumsuzlukları gözden geçirmeyi düşünüyor musunuz? 2008 yılında bu konuda iyi bir haber alabilecek miyiz?

Sizin de ifade ettiğiniz gibi gıda sektöründe yaptığımız KDV indirimi bütün kesimleri doğrudan etkileyen pek çok olumlu yansıması olan bir düzenlemedir. Biz vergisel düzenlemeleri ilgili vergi kanununun sistematiğini bozmayacak şekilde yapıyoruz. Bu anlamda arkadaşlarımız ayrıntılı, titiz çalışmalar yürütüyorlar. Uygulamada karşılaşılan sorunlar bize ulaştıkça, bunlarla ilgili gerekli işlemleri yapıyor, aksaklıkları gideriyoruz. Dolayısıyla bu konularda endişe edilecek bir husus bulunmamaktadır.

Bazı gıda ürünlerinde uygulanmakta olan yüksek ÖTV ve diğer yüksek vergi oranları kayıt dışılığı özendirmektedir. Özellikle alkollü ve kolalı içeceklerde, AB seviyelerinin üzerindeki ÖTV oranları vergi yükünü ve kayıt dışılığı arttırmakta, sektörün büyümesini ve rekabet etme imkanını kısıtlamaktadır. Bu konuda bir düzenleme yapmayı düşünüyor musunuz?

Bilindiği üzere, hükümetlerimiz, yaptığı düzenlemelerle vergi yüklerini önemli ölçüde aşağıya çekmiştir. İndirimlere rağmen birçok vergi türünde önemli gelir artışları sağlanmış ve mali disiplin prensibinden ödün verilmemiştir. Ekonomi eğitimi alanlar bilirler, kamu maliyesi derslerinde Laffer Eğrisi anlatılır. Bu eğriye göre vergi oranıyla vergi hasılatı arasında bir ilişki vardır. Vergi oranı 0 iken ve %100 iken vergi hasılatı 0’dır. Vergi oranının makul olduğu oranda ise vergi hasılatı maksimum düzeye ulaşır. İşte, bizden önceki dönemlerde yüksek vergi oranları nedeniyle yeterince vergi toplanamadığından bütçe açıklarıyla yüksek faiz oranlarıyla borçlanmalarla ve ekonomik krizlerle yaşadık.

İktidara geldiğimizden beri vergi oranlarını hep aşağıya çekme gayreti içinde olduk, bununla birlikte de vergi gelirlerimiz arttı. Büyük bir memnuniyetle söylüyorum ki, indirime rağmen gelirlerimizdeki bu artış, optimum vergi oranlarına doğru gittiğimizin göstergesidir. Bütün bu yapılanlar kayıtlı ekonomiye geçiş sürecinde önemli katkılar sağlamış ve sağlamaya devam edecektir. Şunu da ifade etmek istiyorum; Biz vergilemeye sadece gelir getiren araç olarak, fiskal fonksiyonu açısından bakmıyoruz. Bütçeyi sadece borç yönetimi olarak kullanan yakın geçmişteki pek çok iktidarın aksine, biz bütçeye bir maliye politikası aracı olarak bakıyoruz. Sosyal bir hukuk devleti olmanın gereği olarak, vergilemenin extra-fiscal fonksiyonlarına da bakıyoruz. Nedir bunlar? Vergi yüklerini aşağı çekerek vatandaşlarımızın cebinde daha fazla para kalmasını sağlamaktır; yatırımları, üretimi teşvik etmektir, istihdamı arttırmaktır, eşitliği sağlamaktır, caydırıcı olmaktır…

Bazı gıda ürünlerinde yüksek ÖTV uygulandığını ifade ettiniz. Halbuki kolalı içecekler ile alkollü içkiler dışında hiçbir gıda ürününde ÖTV uygulanmamaktadır. Hükümetlerimiz döneminde kolalı içeceklerle ilgili bir ÖTV artışına da gidilmemiştir. Öte yandan, 2007 yılı ortasında yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu Kararı ile gıdada KDV indirimine gidilmiş; böylece hem vatandaşlarımız gıda ürünlerini daha ucuza temin etme şansına kavuşmuş hem de sektörün önü açılmıştır. Burada şunu da ifade etmek isterim ki, piyasa mekanizması alıcı ve satıcının piyasa hakkında tam bilgi sahibi olduğu varsayımına dayanır. Bu münasebetle, piyasa mekanizması işlerliğini sürdürdüğü sürece KDV oranı indirilen ürünlerin fiyatına da bu oran indirimleri er ya da geç mutlaka yansıyacaktır. Alkollü içeceklerde ise yapılacak düzenlemeler AB müktesebatı çerçevesinde olacaktır. Bu çerçevede olmak üzere, yurtiçinde üreticiler açısından sorun oluşturan hususlar konusunda sektörle sürekli irtibat halinde olduğumuzu ve sorunlara çözüm bulmak konusunda azim ve kararlılığımızı belirtmek isterim.

Bilindiği gibi, ekonominin kayıtlılık düzeyinin yükseltilmesi hükümetimizin temel önceliklerinden birisidir.  Bu husus hükümet programımızda da yer almaktadır. Bir taraftan, kayıtlılık düzeyi yükseldikçe vergi de tabana yayılmış olacağından, eğitim, sağlık, tekstil, gıda ve turizm sektörlerinde olduğu gibi vergi yüklerinin yeniden değerlendirilmesi daha da kolaylaşmış olacaktır.

Haber Etiketleri

Gıda Hattından güncel e-bülten almak için adresinizi girip kayıt olabilirsiniz.

.