AramaArama
Gıda Hattı
AramaArama

Gıda söylemlerinde kime inanacağız?

Fikri Türkel

TÜM YAZILARI

Fikri Türkel

9 Şubat 2016, 09:57

Zeka, akıl, duygu ve gelenekler... Sanki hepsi birbirine zıt ama bir o kadar da uyumlu gibi... Psikologların, psikiyatrların ve antropologların hemen devreye girmesi gerektiğini söylemem, bundandır. Yoksa ağız
tadımızın kaçmasının yanı sıra geleneksel lezzetlerimizi de kaybedeceğiz.

Yemekle ilgili en eski sözlerden biri şudur: “Ne yiyorsan, osun”. Yediklerinin üzerindeki etkisini göstermesi bakımından, yemek anayasasına girebilecek bir tanımdır. Ancak, yediklerimize başkası karışıyor ve müthiş bir algı yönetiminin baskısı altındayız.

Hatta zekamızla alay bile edilen durumlara sokuluyoruz. Zeka mı dediniz? Zekâ ile akıl arasındaki farkı bilir misiniz?

Biri matematiksel bir ölçü, diğeri duygusal bir sonuçtur. Yani bir insan zeki olabilir ama akıllı olmayabilir. Doğru karar verebilme yeteneği duygularla ve kültürle mümkündür veya doğrudan ilişkisi vardır.

Zekâ dediğimizde Einstein vurgusu yapılır. Gerçekten de Einstein en zeki insan mıdır? IQ’su ölçülüp 210 falan olduğu mu tesbit edilmiştir? İlkokul öğretmenlerinde, “okumasına gerek yok, zaman kaybı” kanaati oluşturan
kişiden bahsediyoruz. Peki, son 20 yılda ortaya atılan EQ’yu yanı duygusal zekamızı nereye koyacağız?

Konuyu biraz daha eşelemek istiyorum: İnsanlar, iletişimini kelimelerle yaparken, fikirlerini kavramlarla şekillendirirler ve yine duygularını kavramlarla güçlendirirler.

Sorun İngilizce’de “smart” kelimesinden tercüme edilmesinden kaynaklanıyor. Ve smart kelimesi hem zekâ hem akıllı yerine kullanılabiliyor.

İngilizce’de zekâ için “intelligence” kullanılırken, akıl için başta “mind” olmak üzere onlarca tanım yer alıyor.
Akıl, insani bir reflekstir. Akıl ölçülemez ama zekâ ölçülebilir. En önemli nokta ise; akıl, sağduyulu bir yorumu
ve sonucu ifade eder. Zekâ ise bir seviyeyi…

Bir de günümüzde “akıllı giyilebilir ürünler” dönemi başlıyor. Google Glass gözlüğü ile başlayan süreç şimdilik akıllı saatler ile popüler ama her alanda akıllı giyilebilir ürünler ile karşılaşacağız. Konuyu buraya getirmemin bir sebebi de, her gün bir köşede bize “şunu bunu ye” diyenler gibi, akıllı ürünler de bizi böyle yönlendirecek.

Peki, bu ürünlere akıllı mı demeliyiz, zeki mi? Günümüz teknolojisinin en önemli ölçülerinden biri hızdır. Zekâ, ışık hızında hareket eder, akıl ise düşünce hızında… Işık hızını geçebilen tek şey düşüncedir.

Akıllı mı, zeki mi tartışması, 4G’den sonra daha da hızlanacak. Çünkü 5G ile birlikte akıllı nesneler asıl o zaman
akıllanmaya başlanacak.

Oxford, 2015 yılının kelimesi olarak bir “emoji”yi seçti. Yani kelimeler kullanmadan duygumuzu ifade eden bir şekil seçildi. Aslında bu bir ilkti ve bu tesadüfi bir seçim değildi. Yılın kelimesi, eski ve karmaşık sözcüklerden değil, dijital dünyadan tercih edildi. Daha da ilginci, bir duyguyu ifade eden, gülmekten ağlayan emoji, yılın kelimesi oldu.

İncelenmeye değer bir durum.

Ya aptallığa ne dersiniz? İkide bir Aziz Nesin’in yüzde 60 olarak nitelendirdiği bu ölçü birimini ne zaman
terk edeceğiz? Her seçim sonrası, tarafların birbirini bu ölçü ile iğnelemeye devam etmeleri ayrı bir sosyolojik
tahlile ihtiyaç duyuyor. Oy tercihlerimizde de bu böyle, gıda tercihlerinde de..

Zekâ ile aptallık arasında ilişki kurmama, biraz da bu siyasetçiler sebep oldu. Yeşilçam filmlerinden bir replikle
gireyim: “Hani bir zamanlar, fakir ve onurlu bir genç vardı”. Şimdi onu değiştiriyoruz: Ya zengin ama eğitimsiz olanların durumu, ya da fakir ama eğitimli olanların durumu?

Gelelim algı yönetimi konusuna...

Reklamcıların, “harcamanın yüzde 50’si boşa gidiyor ama hangi yüzde 50’si bilinmiyor” dediği gibi, hangi yüzde 50 algı yönetiminde? Her şeyi Temel fıkralarıyla izah eden bir metodumuz var. Aslında belli kesimin bu kadar “aptallık”
yorumu yapmasının analizini Vamık Volkan’a sormamız gerekiyor. Vakıada antropolojik ve psikolojik izler varsa
tesbit ettirilmelidir. Başta sosyal medyanın yaygınlaşması ve iletişim araçlarının yoğunlaşmasıyla geçen sürede daha da derinleşiyor.

Madem psikiyatrlarımız, sosyologlarımız konuyla ilgili konuşmuyor, biz durumu Temel’e soralım: “Temel!

Güzelliği mi istersin, aptallığı mı?”.. Temel duraksamadan cevap veriyor: “Uyy aptallığı isterum daa”... “Peki,
neden aptallık?”... “Haa uşağumm, güzellik geçicidur daaa!”

Önemli olan “Sürdürülebilirlik”tir. Bu mantık içinde aptallığın da sürdürülebilir olması makbuldür(!).
Temel’e yorumu için teşekkür ederiz. Temel, deyince aklıma geldi. Malum sahil şeridindeki İyonya ve Likya
Cumhuriyeti’ndeki oy oranlarıyla balık tüketimi arasında bir ilişki kurulmuştu. Sahiller balık yediği için zeki
oluyormuş veya sağlıklı... Ne yani sahillerdeki diğer yüzde 50 kesim balık yemiyor mu? Yoksa denizlere göre balıklarda mı sorun var? Veya Akdeniz tarzı beslenme İzmir’de ayrı, komşu Aydın’da farklı etki mi yapıyor?
Bir de uzun yaşama kriterleri seçersiniz; en uzun ömürlü vatandaşlarımızın yaşadığı Nazilli’yi nereye koyacağız? Nazilli’den bahsedince, tercihlerimize uzun yaşamışların deneyimlerini de katarsak, iş biraz daha karışır. Yine de uzun yaşama, elimizdeki somut ve olumlu bir sonuçtur.

Türkiye’nin uzun yaşayanlar insanlar bölgesi Nazilli gibi her ülkede benzeri yerler vardır. Japonya’nın Okinava
Adaları, California’da Lima Londa kasabası, İtalya’nın Sardunya Adası,Yunanistan’ın bazı adalarını veya Kuzey Kafkasya bölgesini de buraya ekleyebilirsiniz.

Okinavalılar, hergün bir amaç için güne başlıyor, Sardunyalılar Akdeniz tarzı besleniyor, Lima Londa halkı
baklagilleri ve tohumlu bitkileri seviyor.Hep beraber doğa yürüyüşleri ve kendi işlerini kendileri yapmaktan
hoşlanıyor. En önemli yönleri ise dua seansları olarak öne çıkıyor ve dinlenmek için kendilerine vakit ayırıyorlar.
Emekli olmuyorlar ve bir topluluğa ait olduklarını her vakit gösteriyorlar

Bir topluluğa ait olmak, en güçlü hayat bağlarından biri gibi görünüyor. Benzeri bir durumu Kosta Rica’nın
Nicoya körfezindeki insanlarda da görebilirsiniz. Hepsinin ortak noktası sosyal medyasız “sosyal olmak”.
Aidiyet hissi, aile bütünlüğü ve yaşlılara saygının, genlere işleyecek kadar kökleşmiş hale gelmesiyle...
Buna göre ben de bir nasihat vereyim: 100 yıl yaşamak istiyorsanız, en azından ömrünüze birkaç yıl daha
katmak ve mutlu yaşamak için bunları yapmayı ihmal etmeyin...

•Sağlıklı bir beslenme ve egzersiz düzeniyle desteklenen kültürel bir çevre oluşturun.

•Sağlıklı sosyal ilişkiler ve psikolojik mutluluk; yani kavgasız, huzurlu bir yaşamı tercih edin.

•Bahçe hayatına eğilimli doğayla iç içe bir çevrede bulunun.

•Başkalarıyla yardımlaşma ve işbirliği ruhu geliştirin.

•Kolayca erişilebilen halk sağlığı imkanlarını kullanın.

•Ailede ve toplumda yaşlılara değer vermeyi ihmal etmeyin.

Dedim ya, konuştukça konuyu ve kendini aşağıya çeken bir mantıksızlık sergileniyor. Zeka, akıl, duygu ve gelenekler... Sanki hepsi birbirine zıt ama bir o kadar da uyumlu gibi...

Psikologların, psikiyatrların ve antropologların devreye girmesi gerektiğini söylemem, bundandır. Yoksa ağız
tadımızın kaçmasının yanı sıra geleneksel lezzetlerimizi de kaybedeceğiz.

Hep kendimizi eleştirmeyelim. Gıda ve beslenmemiz konusunda kim konuşuyorsa, kendilerine çekidüzen
vermelidir.
Olayın bir de karar verme tarafında bakmamız gerekiyor. İnsanlar nasıl karar veriyor? Konunun dünyadaki
en önde gelenlerinden olan Martin Lindrstrom’un son yazısından bir veriyle bağlamak istiyorum. En son Buyology eseri iletişim çevrelerinde büyük sükse yapan Lindrstrom, yaptıkları bir araştırmanın sonuçlarını Brandage dergisinde kaleme almış.

Dünyanın farklı ülkelerinde iki bin civarında kişinin yüzde 37’si, çevrelerini değerlendirirken en önemli duyularının
görmek olduğunu söylüyor. Yüzde 23 oranındaki insan kokunun hayati önem taşıdığını vurguluyor. Ya geri kalanı? Diğer duyular dokunma, tatma, duyma devreye giriyor. Aynı araştırma yöntemi Polonya’da süt markaları arasındaki
tercihte kullanılmış. Süt temel, gerekli, seksi olmayan ve günlük bir ihtiyaç maddesidir. Marka tercihinde ortaya çıkan sonuçlar şöyle: Yüzde 54,6 tat, yüzde 41,1 dokunma ve görme, yüzde 31,5’i duyma, yüzde 10,7’si de kokunun tercihte birinci tercih sebebi olduğunu belirtiyor. Yani araştırma, zeki olan şöyle, aptal olan böyle karar verir demiyor; zekâ duygularla birlikte karar veriyor.

Yazıyı bir anekdotla bağlayayım: Her Ankara’ya gidişimde, siyasetle ilgili gündemdeki fıkrayı sorarım. Önceki
gün de Ankara’daydım ve yine sordum. “Artık fıkra üretmiyoruz” dediler. Espri yapacak halleri kalmamış...

Bu cevabın yüzde 100’lük kesimden geldiğini söylememe gerek yok. İletişim araçları, toplumda bu kadar
yaygınsa empati de hayatımızın bir parçası olmalıdır. Empati önemli, çünkü bir kabileyi anlayabilmek için hangi kabileye ait olduğunu da anlamanız gerekiyor.

Kime mi inanacağız? Atalarımız cevabını vermiş? “Azı karar, çoğu zarar”...

Ağzınızın tadını bozmayın!

 

Yorumlar

Bir cevap yazın

Gıda Hattından güncel e-bülten almak için adresinizi girip kayıt olabilirsiniz.

.