Gıda Güvencesi

Gıda güvenliği pek çok dilde olduğu gibi Türkçe’de de kavram karmaşasına yol açan bir tanım. Fransızca ve diğer Latin dillerinde ki benzerleri gibi (Sécurité Alimentaire), gıda güvenliği, hem yeterlik hem de güvenlik kavramlarını içermekte. DPT Ulusal Gıda ve Beslenme Stratejisi Çalışma Grubu bu farkı iki ayrı kavramla tanımlamayı tercih etmiş. Gıda güvencesi, 1996 Dünya Gıda Zirvesi’nin tanımladığı “food security” kavramına eş “bütün insanların her zaman aktif ve sağlıklı yaşamı için gerekli olan besin ihtiyaçlarını ve gıda önceliklerini karşılayabilmek amacıyla yeterli, sağlıklı, güvenilir ve besleyici gıdaya fiziksel ve ekonomik bakımdan sürekli erişebilmeleri” durumunu tanımlıyor. Gıda güvenliği ise İngilizce’de “food safety” olarak tanımlanan, “amaçlandığı biçimde hazırlandığında, fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik özellikleri itibariyle tüketime uygun olan ve besin değerini kaybetmemiş gıda” güvencesi oluyor. Bu anlamıyla, gıda güvencesi, gıda güvenliğini de gerekli sayan ama çok daha geniş boyutlu bir kavram.

Gıda Güvencesi Araştırmaları Merkezi (Centre for Studies in Food Security) gıda güvencesi kavramında temel olan beş ilkenin altını çiziyor. Bunlardan ilki sağlanabilirlik (availability). Gerek birey, gerek hane halkı; bölge, ülke ve küresel düzeyde olsun, herkese yeterli gıdanın sağlanması gıda güvencesi için önemli bir şart. Ama maalesef yeterli gıda olması, bu gıdanın adil olarak her ihtiyacı olana ulaşması anlamına gelmiyor. Bu nedenle erişilebilirlik (accessibility), gıda güvencesinin ikinci gereği. İlk koşul için yeterli üretim gerekirken, bu ikinci koşul için etkin dağıtım, depolama, pazarlama kadar, kişilerin temel üretim araçlarına veya yeterli gelire sahip olmaları, bunların mümkün olmadığı koşullarda ise toplumsal refah kurumlarının etkinlikleri gerekiyor. Gıda güvencesi sadece herkese yetecek kadar gıdanın temini değil. Bu gıdaların sağlıklı, temiz, güvenilir olmasını ve insan onuruna yakışır bir şekilde sağlanması şartını, kısaca kabul edilebilirliği de (acceptability) gerektiriyor. Üretim ve dağıtımın yeterliliği (adequacy) için, bu günkü üretim faaliyetlerinin gelecek nesillerin ihtiyaç duydukları gıdalara ulaşımını engellemeyecek bir şekilde sağlanması, yani sürdürülebilirlilik de şart. Bu koşulların temini, gerekli toplumsal ve ekonomik önlemlerin alınması ve bunda rol oynayan etmenlerin (agency) önemi de gıda güvencesinin tanımlanması sırasında düşünülmesi gereken bir husus. Bireyin, hane halkının, devletin veya pazar ve toplumsal kurumlara kadar pek çok toplumsal aktörün etkin olduğu karmaşık ilişkiler zincirinde, gıda güvencesini toplumsal bir hak yerine, kısıtlı bir zümrenin faydalanabileceği bir ayrıcalık olarak gören bir anlayış, tüm sorumlulukları bireyin üzerine yıkıp işin içinden sıyrılabilir.
Gıda güvencesi konusundaki kavram karmaşası sadece bize has bir olgu değil. Bunun kaynağında 20. yüzyılın gıda politikalarında ve önceliklerinde egemen olan eğilimler büyük rol oynuyor. Değişen ekonomik sosyal ve siyasi önceliklerle birlikte gıda güvencesi tanımının da değiştiğini görüyoruz. Gıda güvencesi kavramını kendine yeterli milli kalkınma hedefleriyle, köylü tarımıyla, gıda egemenliği ile açıklayanlar da var; dünya pazarları ile bütünleşmiş, uzmanlaşmış, GMO benzeri modern girdi ve teknolojileri şart koşan yeşil devrimciler de. O yüzden kısaca da olsa kavramın evrimine bir göz atmak gerekecek.
1996 Dünya Gıda Zirvesi’nin küresel hedefler arasına eklediği gıda güvencesi kavramının kaynağı 1929’lardaki büyük buhrana uzanıyor. Dünya pazarlarındaki ani kriz ve meta fiyatlarının şiddetli düşüşü, dünya çapında işsizliğe ve açlığa yol açmış, siloların, depoların ağzına kadar dolu olmasına rağmen pek çok insan açlıkla karşı karşıya kalmıştı. Türkiye de dahil pek çok ülkede büyük buhran, devletin doğrudan veya dolaylı olarak ekonomiye müdahalesine, üreticinin ve tüketicinin mağduriyetini önleyici önlemler alınmasını hedefleyen destekleme politikalarının uygulanmasına neden oldu. Kavram olarak telaffuz edilmemiş dahi olsa, gıda güvencesi, İkinci Dünya Savaşının yol açtığı kıtlık yıllarında hem milli güvenlik, hem de toplumsal bir gereksinim olarak devlet politikalarının önemli hedefleri arasında yer alıyordu. Bunun en ciddi örneklerinden biri savaş yıllarında Türkiye de dahil pek çok ülkede zorunlu tüketim mallarını devlet kontrolü altına alan karne uygulamasıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası ortamında gıda güvencesinin uluslararası bir boyut kazandığını gözlemliyoruz. Bu süreçte, kendine yeterli milli hedefler yerine, dünya pazarları için tarımsal meta üretiminin teşvikine yönelik yeni tarımsal kalkınma planları benimsenmeye başlıyor. Savaş sonrasında, Doğu-Batı ekseninde ayrılan dünya ekonomisinde sosyalist merkezi planlama ile kapitalist pazar ekonomileri üretimin kontrolü ve artı ürünün paylaşımı konusunda birbirlerinden ayrılırken, yeni teknolojileri uygulamada, endüstriyel tarım yöntemlerine ve geniş ölçekli üretim ve dağıtım ağlarına verdikleri önem açısından da büyük benzerlikler göstermekteydiler.

Batı dünyasındaki yeni süper güç ABD, bir yandan Marshall yardım paketiyle Avrupa ekonomisini canlandırmaya çalışırken, diğer yandan savaş yıllarında oluşan gıda stoklarını siyasi ve iktisadi bir avantaj olarak değerlendirmek amacıyla 1954 yılında gıda yardımı politikasını (The Agricultural Trade and Development and Assistance Act) uygulamaya koyarak gıda güvencesini milli planlamanın dışına taşıyordu. Türkiye’yi de etkileyen tarımsal modernleşme planları, tarımsal üretkenliği artırmayı, modern girdileri kullanan pazar hedefli üretimi teşviki, arada doğabilecek gıda açığını da dış yardımla kapatmayı öneriyordu.
1960 ve 70’li yıllarda tarımsal modernleşme eğilimlerinin yarattığı topraksızlık ve kırsal istihdam sorunları hızlı kentleşmeye ve buna bağlı pek çok kentsel sorunlara yol açarken, tarımsal modernleşme bu kez de hızla artan dünya nüfusunu ve özellikle kentsel marjinal sektörü beslemek için bir gerekçe olarak ortaya çıktı. USAID direktörü William Gaud’un isim babalığını yaptığı, yeşil devrim (Green revolution) melez tohumları, modern girdileri kullanan, uzmanlaşmış tarımsal verimliliği hedefliyordu. Yeşil devrimin başarısına inanç o kadar yaygındı ki, 1974 yılında Roma’da Birleşmiş Milletlerin Dünya Gıda Örgütü toplantısında yaptığı konuşmada Henry Kissinger, açlığın on yıl içinde tarihe karışacağını ilan ediyordu.

Maalesef bu iyimserlik uzun sürmedi. 1970’in ikinci yarısında, OPEK krizinin ardından birden yükselen enerji fiyatları, Breton Woods anlaşmasının çökmesinin ardından gelen malî kriz, ABD ve Sovyetler arasındaki büyük tahıl ticareti ile sarsılan gıda borsaları ve bunları takip eden dış borç krizi pek çok ülkede gıda politikaları kadar, sosyal refah politikalarını da etkileyen değişimleri beraberinde getirdi. 1980’ler boyunca dünyanın pek çok ülkesinde uluslararası finans kurumlarının direttiği sıkı para politikaları ve ekonomik tedbir paketleri enflasyonla mücadeleyi hedeflerken, yoksulluk ve açlık olgusunu yeniden gündeme geliyordu. Kissinger’in konuşmasından 20 yıl sonra, yine Roma’da FAO’nun düzenlediği Dünya Gıda Zirvesi’nde, dünya çapında aç nüfusun 800 milyonu bulduğu ilan ediliyordu. Açlık sadece az gelişmiş toplumların değil gelişmiş ülkelerde de gözlenen bir olgu olarak ortaya çıkıyordu. ABD ve Kanada’da nüfusun yüzde on beşe yakınının yoksulluk düzeyinin altında olduğu ve gıda güvencelerinin olmadığı ilan ediliyordu.

Nedeni ne olursa olsun, 6 milyarlık dünyada 800 milyon aç kabul edilir bir rakam değil. Dünya Gıda Zirvesinde 100 yıl hedefleri doğrultusunda bu sayının 2015 yılı itibarı ile yarıya inmesi için gereken önlemlerin alınmasına karar verilmesine rağmen, 2002 yazında Roma’da toplanan ikinci zirvede gıda güvenliği konusunda alınan önlemlerin yetersizliği ortaya çıkıyordu. 11 Eylül olayının getirdiği yeni güvensizlik ortamında gıda güvenliği çok kısa bir sürede öncelliğini yitirmiş görünüyor. 2002 zirvesi yeni hedefi aç sayısının 2030 da 440 milyona indirilmesi olarak belirliyordu.

Eğer bu günkü nüfus tahminleri doğru çıkarsa 2030 yılında dünya nüfusunun 8.3 milyara ulaşması bekleniyor. Uzun vadeli gıda politikalarının yapılmaması halinde, modern tarım ve gıda sisteminin karşılaştığı ekonomik ve ekolojik sorunlar, 21 yüzyılda ciddi bir ekonomik ve toplumsal krizin kaçınılmazlığını gösteriyor. Su ve gıda güvencesi bu koşullar altında dikkatle incelenmesi gereken önemli ulusal, bölgesel ve küresel öncellikler arasında yer alıyor.

Kaynak : Gıda güvencesi neden sorunsal olmalı  Doç. Dr. Mustafa Koç, Ryerson Üniversitesi