GDO

Alerjenler biyoteknolojiyle aktarılabilir mi?

Genlerin modern biyoteknoloji sayesinde bitki türleri arasında nakledilmesi maddelerin bir üründen diğerine aktarımı ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Ancak söz konusu madde bazı bireylerde alerjik tepkiye yol açabiliyorsa, bu durum etikette belirtilmelidir. Alerjik tepkilere yol açtığı bilinen ürünlerde, alerjen maddelerin kodunu içeren genlerin diğer türlere aktarılmamasına fazladan özen gösterilmelidir.

Biyoteknolojik gıda ürünlerinin güvenliği nasıl test edilmektedir?

OECD, WHO ve FAO gibi bağımsız kuruluşlar tarafından geliştirilen gıda güvenliğini değerlendirme yöntemleri yeni gıdayla geleneksel muadilinin kıyaslanmasın dayanmaktadır. Bunun nedeni sadece biyoteknoloji değil aynı zamanda da ürünün yeni özellikleridir. Sadece güvenli gıdanın tüketilmek üzere piyasa sürüldüğünden emin olmak için bu yeni ürünlerin geleneksel gıdalarla arasındaki farklılıklar ya da yeni özellikler güvenlik araştırmaları ışığında detaylı olarak incelenmektedir.

Biyoteknoloji bir gıda ürününün kalitesini arttırır mı?

Biyoteknolojinin Avrupa’daki gıda arzına her zamankinden daha fazla katkı yapma potansiyeli vardır: daha iyi tat ve aroma, gelişmiş işlevsellik, düşük kimyasal kullanımı ve bu kimyasalların çevreyi daha az etkilemesi, ve daha düşük maliyete sahip daha sağlıklı ve daha güvenli ürünler.

Biyoteknolojide bitki ve hayvanları klonlama tekniği var mı?

Bitkilerin klonlanması birçok ürün için on yıllardır yapılmaktadır. Örneğin tüm patates türleri klondur. Klonlama aslında mevcut bitkinin birebir kopyasıdır. Hayvanların klonlanması gıda üretimi için değil araştırma amacıyla yapılmaktadır.

Biyoteknoloji farklı son ürünlere neden olur mu?

Biyoteknolojinin farklı son ürüne yol açması gerekmez. Herbisite dirençli soya fasulyelerinden elde edilen soya yağı geleneksel fasulyelerinkiyle aynıdır. Herbisite dirençli soya ununda küçük miktarlarda farklı proteinler bulunur, ancak bu proteinler ürünün besinsel değerlerini veya güvenliğini etkilemez. Öte yandan daha yüksek çoklu doymamış yağ asit içeriğine sahip olması için değiştirilen kolza tohumunun yağ bileşimi mantıki olarak daha farklı olacaktır.

Biyoteknoloji gıda ürünleri nasıl kontrol edilir ve düzenlenir?

Günümüzde biyogüvenlik sorunlarını değerlendirmek için bilim ve deneye dayalı birçok yönlendirici ilke mevcuttur.

Bunlar, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Gıda ve Tarım Örgütü (FAO),Ulusal uzmanlar OECD çalışma grubu, UNIDO, Ulusal Tarımsal Araştırma için Dünya Bankası/Uluslararası Servis ve Avrupa Yeni Gıdalar Yönetmeliği’ne ait yönetmelikleri de içermektedir.

Biyoteknoloji nasıl bazı gıdaların besinsel özelliklerini geliştirmektedir?

Biyoteknolojiyle besin maddesi değiştirilmiş gıdalardan bazıları şunlardır:

Bu ürünlerden elde edilen yemeklik yağın doymuş yağ içeriğini azaltmak için geliştirilmiş mısır, soya fasulyesi ve kolza tohumu.

Patates ve mısır, daha fazla nişasta ve daha az su içermek üzere geliştirilmiştir. Nişasta içeriği arttırılmış patatesler kızartılırken daha az yağ çeker; bu da daha hafif ve daha sağlıklı patates cipsleri ve patates kızartması anlamına gelmektedir.

Domates, kabak ve patates C ve E vitamini ve beta karoten gibi besin maddelerinden yüksek düzeyde içererek şekilde yetiştirilebilir.

Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) ve genetiği değiştirilmiş gıda nedir?

GDO genetik materyali (DNA) doğal olarak meydana gelmeyen bir yolla değiştirilen organizmalar olarak tanımlanabilir. Bu teknoloji “modern biyoteknoloji”, “gen teknolojisi”, “Rekombinant DNA teknolojisi” ya da “genetik mühendisliği” olarak adlandırılır. Tek tek seçilen genler, birbiriyle ilişkili olmayan bir organizmadan diğerine transfer edilir.

Bu yöntemler genetiği değiştirilmiş bitkilerin oluşturulmasında kullanılır ve bu bitkilerden genetiği değiştirilmiş gıdalar elde edilir.

Genetik modifikasyonunun tüm riskleri değerlendirildi mi?

Genetik modifikasyon, ürünler pazar için onaylanmadan önce olguları değerlendirmek için gereken süre de dahil olmak üzere bilimsel bilgi ve uygulamalara dayalı birçok tekniktir. İnceleme genin yapısı, kararlılığı, aktarılabilirliği, ürettiği proteinler, çevresel etkisi ve nihai ürünün bileşimindeki değişikliklerle ilgili olası risklere odaklanmaktadır. Yeni bir gıdanın konvansiyonel bir gıdaya ne ölçüde eş değer olduğunu değerlendirmek için üç ana faktör dikkate alınmalıdır:

Geleneksel ürünün bileşimi ve özellikleri

Yeni gıda ürünü üretmek için değiştirilen özellikler ve bunların gıdanın bileşimini nasıl değiştirdiği

Konvansiyonel gıdaya kıyasla yeni gıdanın özellikleri ve bileşimi

Genetiği değiştirilmiş gıdalar neden üretilir?

Genetiği değiştirilmiş gıdalar hem üretici hem tüketici açısından getirdikleri avantajları nedeniyle üretilir. Bu avantajlardan biri ürünün düşük fiyatlı ve dayanıklılık, besin değeri açısından daha yararlı bir ürüne dönüştürülmesidir. Başlangıçta genetiği değiştirilmiş tohum geliştiricileri ürünlerinin üreticiler tarafından kabul edilmesini istedikleri için çiftçilere (genel olarak da gıda endüstrisine) yönelik inovasyon çalışmalarına odaklandılar.

Başlangıçtaki genetiği değiştirilmiş organizmalarla bitki yetiştirilmesi hedefi ürünün korunması ve iyileştirilmesi amacını taşıyordu. Halihazırda pazarda yer alan genetiği değiştirilmiş ürünler, en üst düzeyde koruma için böcek ya da virüslerin neden olduğu hastalıklara karşı dayanıklılığın artırıldığı ürünlerdir.

Böceklere karşı dayanıklılık Bacillus thuringiensis bakterisinden toksin üretimi geninin bitkilere transferiyle sağlanır. Bu toksin bir böcek ilacı olarak tarımda da eskiden beri kullanılır ve insan sağlığı için güvenlidir. Bu toksini sürekli üreten genetiği değiştirilmiş bitkilerde zararlı böceklerin çok görülmesi gibi özel durumlarda çok az miktarda böcek ilacı kullanılması yeterli olur.

Virüslere karşı dayanıklılık bitkilerde hastalıklara neden olan belirli virüslerden alınan genin bitkilere transferiyle sağlanır. Virüslere karşı dayanıklılık bitkileri bu tür virüslerin neden olduğu hastalıklara karşı koruyarak ürün verimliliğini artırır.

Herbisit toleransı, herbisitlerin dayanıklılığını sağlayan bir bakteriden alınan genin bitkilere transferiyle sağlanır. Zararlı otların çok olduğu durumlarda bu tür ürünlerin kullanılması ürün verimliliğinin artmasını sağlar.

Genetiği değiştirilmiş gıdalar geleneksel gıdalardan farklı mı kabul edilir?

Genel olarak tüketiciler geleneksel gıdaların (binlerce yıldır tüketilen gıdalar) güvenli olduğunu düşünürler. Doğal yollarla yeni gıdalar geliştirilirken gıdalarım mevcut bazı karakteristik özellikleri olumlu ya da olumsuz olarak değiştirilebilir. Ulusal gıda otoriteleri kimi zaman geleneksel gıdaları incelerler ama bu her zaman yapılmaz. Aslında geleneksel üretim teknikleriyle geliştirilen yeni bitkiler risk değerlendirme teknikleri kullanılarak kontrol edilmez.

Ulusal otoriteler genetiği değiştirilmiş gıdalar konusunda özel değerlendirme ve kontrollerin yapılmasının zorunlu olduğunu düşünürler. GDO’ların ve genetiği değiştirilmiş gıdaların insan ve çevre sağlığı açısından incelenmesi ve değerlendirilmesi için özel sistemler oluşturulmuştur. Öte yandan bu tür değerlendirmeler geleneksel gıdalar için yapılmaz. Dolayısıyla bu iki gıda grubunun pazarlanma süreçleri açısından da çok belirgin farklar söz konusudur.

WHO Gıda Güvenliği Programının hedeflerinden biri de, genetiği değiştirilmiş gıdalar gibi risk değerlendirmesi yapılması gereken gıdaların belirlenmesinde ve değerlendirmelerin doğru yapılmasında ulusal otoritelere yardımcı olmaktır.

Genetiği değiştirilmiş organizmaların yenilmesinin sağlık üzerinde uzun vadeli bir etkisi var mı?

İnsanoğlu birçok gıdada bulunan genleri tehlike olmaksızın her zaman yemiştir: bir bitki hücresinde 10.000 ile 75.000 arası gen bulunmaktadır. Bir elma yemek yüz milyonlarca geni de gıdayla birlikte yemek anlamına gelir. Doğal veya geleneksel yöntemlerle değiştirilen bitki genleri biyolojik olarak değiştirilen genlerden farklı değildir. Genlerin kendisi toksik değildir. Önemli olan genlerin kodladığı üründür.

İnsan sağlığı açısından potansiyel riskler nasıl belirlenir?

Genetiği değiştirilmiş gıdaların güvenlik değerlendirmesinde şunlar incelenir: (a) sağlığa doğrudan etkileri (toksik); (b) alerjik reaksiyona yol açıp açmadığı; (c) besin değeri ya da toksik özelliği olan bileşenler; (d) transfer edilen genin durumu; (e) genetik değişikliğin beslenmeyle ilişkili etkileri; (f) gen transferinin neden olabileceği istenmeyen sonuçlar.

İnsan sağlığı için temel kaygılar nelerdir?

Konuyla ilgili çok geniş çaplı teorik tartışmalar yapılırken özellikle şu üç konunun üzerinde duruldu: alerjenlik, gen transferi ve türler arası eşleştirme.

Alerjenlik: Transfer edilen genin protein ürününün alerjik olmadığının kanıtlanamadığı durumda genel olarak alerjik gıdalardan gen transferi yapılmamalıdır. Geleneksel olarak geliştirilen gıdalar için genellikle alerjenlik testi yapılmaz. Genetiği değiştirilmiş gıdaların incelendiği testler FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) ve WHO tarafından değerlendirilir. Şu anda pazarda bulunan genetiği değiştirilmiş gıdaların hiçbiriyle ilgili alerjik durum görülmemiştir.

Gen transferi: Genetiği değiştirilmiş gıdalardan vücut hücrelerine gen ya da sindirim sistemine bakteri transferi eğer transfer edilen genetik materyalin insan sağlığı açısından yan etkileri varsa sorun olur. Bu durum özellikle GDO’ların oluşturulması sırasında transfer edilen antibiyotik direnci olan genlerle ilgilidir. Bu tür genlerin transfer ihtimalinin düşük olmasına karşın FAO/WHO tarafından antibiyotik direnci olmayan genlerin kullanıldığı teknolojiler öneriliyor.

Türler arası eşleştirme: Genetiği değiştirilmiş bitkilerden geleneksel türlere ya da yabani türlere gen transferi ya da geleneksel tohumlardan yetiştirilen bitkilere genetiği değiştirilmiş ürünlerin karışımlarının gıda güvenliğine dolaylı yoldan etkisi olacaktır. ABD’de yalnızca yem olarak kullanılmasına izin verilen mısır türünün insanlar için üretilen mısır ürünlerinde de kullanılması ciddi bir risk yaratmıştı. Pek çok ülke ürünlerin karıştırılmasının azaltılmasına yönelik, genetiği değiştirilmiş ürünlerle geleneksel ürünlerin yetiştirildiği alanların kesin olarak birbirinden ayrılması gibi stratejiler uyguladı.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin pazarlama sonrası gıda güvenliği açısından gözetimi için uygun yöntemler konusundaki müzakereler halen devam ediyor.

Çevre açısından risk değerlendirmesi nasıl yapılır?

Çevre açısından risk değerlendirmesi GDO’ların karakteristik özelliklerinin ve çevreye etkilerinin çevrenin ekolojik özellikleriyle birlikte değerlendirilmesini kapsar. Ayrıca istenmeyen sonuçlar da değerlendirmeye dahil edilir.

Çevre açısından kaygılarla ilgili konular neler?

Çevreyle ilgili konular arasında şunlar yer alıyor: GDO’ların mahsulünden sonra genin kalıcı olması; hedeflenmeyen organizmaların etkilenmesi (zararlı olmayan böcekler vb.); genin kalıcı olarak devam etmesi; diğer bitkilerin spektrumunda ve biyoçeşitlilikte azalma; tarımda kimyasalların kullanımının artması. Genetiği değiştirilmiş bitkilerin güvenliğiyle ilgili konular bölgesel koşullara göre önemli ölçüde değişiklik gösterir.

Mevcut araştırmalar şu konulara odaklanıyor: Yararlı böceklerin üzerindeki olumsuz etkiler; böcek direnci; yeni bitki patojenlerinin gelişmesi; biyoçeşitlilik ve doğal yaşam üzerindeki olumsuz etkiler; belirli bölgesel durumlarda uygulanan ürün rotasyonu yönteminin daha az kullanılmaya başlaması; herbisit direnci geninin başka bitkilere geçmesi.

Genetiği değiştirilmiş gıdalar güvenli mi?

Farklı GDO’lara farklı genler, farklı yollarla transfer edilir. Bu durum, her genetiği değiştirilmiş gıda türünün ve güvenliğinin ayrı ayrı değerlendirilmesini gerektirir. Dolayısıyla genetiği değiştirilmiş gıdaların tümü için genelleme yapmak mümkün değildir.

Uluslararası pazarlarda yer alan genetiği değiştirilmiş gıdalar risk değerlendirmesinden geçirilerek insan sağlığı açısından risk taşımadıkları belirlenmiştir. Buna ek olarak, izinli ürünlerin genel olarak kullanıldığı ülkelerde insan sağlığı açısından herhangi bir etkileri gözlenmemiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların güvenliğinin değerlendirilmesinde, Codex kurallarına göre risk değerlendirmesi ve mümkün olduğunda pazarlama sonrasında denetim yapılmalıdır.

Transgenik bitkilerin daha yüksek besin değeri sunması nasıl mümkündür?

Bir transgenik bitki, diğer türlerden bir ya da daha fazla gen içerir. Transgenik bir bitki oluşturmak için bilim adamlarının bir organizma bulması gerekmektedir, örneğin özel bir madde üreten belirli bir bakteri. Daha sonra bu genler biyoteknoloji yöntemleriyle hedef organizmaya aktarılır.

Bir diğer ihtimal ise bitki tarafından üretilen besin maddesi miktarının arttırılmasıdır. Bunun için besin maddesinin üretiminin bu bitkide nasıl düzenlendiğini anlamak önemlidir. Örneğin, DNA dizilerinin gen üzerindeki etkisini bilirsek, üretimi iyileştirebiliriz. Bazen bitki, üretilen besin maddesini daha fazla madde oluşturmak için kullanmaktadır. Bir başka ihtimal ise bitkide besin maddesini üreten genin çoğaltılmasıdır; bu yolla besin maddesinin üretimi arttırılacaktır.

Genetiği değiştirilmiş gıdaların yönetmelikleri nasıl düzenlenir?

Ülkeler yönetmelikleri farklı şekillerde oluştururlar. Bazı ülkelerde genetiği değiştirilmiş gıdalar konusunda henüz bir yönetmelik bulunmamaktadır. Bazı ülkelerin yürürlükte bir mevzuatları var ve öncelikle tüketici sağlığına ilişkin risk değerlendirmesine odaklanıyorlar. Bazıları da GDO’larla ilgili insan ve çevre sağlığı açısından riskleri dikkate alan, kontrol ve ticaretle ilgili konulara ilişkin yönetmelikler hazırlıyorlar.

Uluslararası pazarda ne tür genetiği değiştirilmiş gıdalar yer alıyor?

Günümüzde uluslararası pazarda yer alan genetiği değiştirilmiş tüm bitkiler şu üç temel nitelikten birini sağlamak üzere tasarlanmıştır: zararlı bitkilere karşı direnç; virüslerden kaynaklı hastalıklara karşı direnç; herbisit toleransı. Bitkilerin değiştirilmesinde kullanılan genlerin tümü mikroorganizmalardan alınıyor.

Genetiği değiştirilmiş gıdaların uluslararası ticaret koşulları nasıldır?

Şu anda yürürlükte olan uluslararası bir yönetmelik yoktur. Ancak çeşitli uluslararası kurumlar GDO’larla ilgili protokoller oluşturmuştur.

Codex Alimentarius Commission (Codex) FAO/WHO tarafından oluşturulan ve gıdayla ilgili standartlar, uygulama kuralları, kılavuz ilkeler ve önerilerle uluslararası kuralları belirlemekten sorumlu bir kurumdur. Codex genetiği değiştirilmiş gıdaların insan sağlığı açısından risk analiziyle ilgili kuralları oluşturuyor. Bu kuralların amacı, her ürün için ayrı bir pazar öncesi değerlendirme yapılarak ürünün doğrudan etkilerinin ya da istenmeyen sonuçların değerlendirilmesinin sağlanmasıdır. Geliştirilmeye devam edilen bu kurallar Temmuz 2003’te kabul edilmiştir. Codex kurallarının ulusal mevzuatlar açısından bağlayıcı bir etkisi yoktur. Öte yandan bu kurallar, Dünya Ticaret Örgütünün Sağlık ve Bitki Sağlığı Anlaşmasında temel alınmıştır ve uluslararası ticaret anlaşmazlıklarında da bu kurallara başvurulur.

Cartagena Biyogüvenlik Protokolü, değiştirilmiş canlı organizmaların sınırötesi hareketlerine ilişkin taraflar açısından yasal bağlayıcılığı olan çevreyle ilgili bir anlaşmadır. Genetik materyalleri transfer edilebilen ya da çoğaltılabilen değiştirilmiş canlı organizma içeren genetiği değiştirilmiş gıdalar da bu protokolün kapsamındadır. Protokol 50. ülke de kabul ettikten sonra 2003’te yürürlüğe girmiştir.

Uluslararası pazardaki genetiği değiştirilmiş ürünler risk değerlendirmesinden geçirilmiş midir?

Şu anda uluslararası pazarda bulunan genetiği değiştirilmiş ürünlerin tümü, ulusal otoriteler tarafından risk değerlendirmesinden geçirilmiştir. Bu değerlendirmelerde, insan ve çevre sağlığına risklerin saptanması açısından temel ilkeler kullanılır. Büyük bir titizlikle yapılan bu değerlendirmeler sonucuna insan sağlığı açısından herhangi bir risk saptanmamıştır.

Genetiği değiştirilmiş gıdaların yönetmelikleri nasıl düzenlenir?

Ülkeler yönetmelikleri farklı şekillerde oluştururlar. Bazı ülkelerde genetiği değiştirilmiş gıdalar konusunda henüz bir yönetmelik bulunmamaktadır. Bazı ülkelerin yürürlükte bir mevzuatları var ve öncelikle tüketici sağlığına ilişkin risk değerlendirmesine odaklanıyorlar. Bazıları da GDO’larla ilgili insan ve çevre sağlığı açısından riskleri dikkate alan, kontrol ve ticaretle ilgili konulara ilişkin yönetmelikler hazırlıyorlar.

Neden genetiği değiştirilmiş gıdalar konusunda kaygılar var?

1990’ların ortalarında genetiği değiştirilmiş ilk gıdanın (herbisite karşı dirençli soya fasulyesi) sunulmasının ardından bu tür gıdalar konusunda özellikle Avrupa’daki politikacılar, aktivistler ve tüketicilerin bazı kaygıları oldu ve pek çok faktör bu kaygıların artmasına yol açtı.

1980’lerin sonu 1990’ların başında onlarca yıllık moleküler araştırmaların sonuçları kamuya açıldı. Bu zamana kadar tüketiciler bu araştırmalardan haberdar değildi. Tüketiciler modern biyoteknolojinin yeni türler ürettiğini düşünerek gıdalar açısından güvenlik konusunda kaygılanmaya başladılar.

Tüketicilerin Avrupa’daki gıdaların güvenliği konusundaki şüpheleri, 1990’ların ikinci yarında genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili olmayan bazı gıda sorunları nedeniyle giderek artmaya devam etti. Bu şüpheler genetiği değiştirilmiş gıdalar konusunda tartışmalara yol açtı. Tüketiciler risk değerlendirmelerinin uzun vadede insan ve çevre sağlığı açısından geçerli olup olmadığını sorgulamaya başladılar. Tüketici dernekleri de bunlar alerjenlik ve antimikrobik direnç tartışmalarıyla katıldılar.

Bu kaygılar genetiği değiştirilmiş gıdaların AB’de pazarlanmasını nasıl etkiledi?

Halkın genetiği değiştirilmiş gıdalar ve GDO’larla ilgili kaygıları bu ürünlerin AB’de pazarlanmasını genel anlamda önemli bir şekilde etkiledi. Genetiği değiştirilmiş gıdaların pazara sunulması bir süre ertelendi. Bu gıdaların ve GDO’ların pazarlanmasıyla ilgili geniş kapsamlı bir mevzuat hazırlandı ve 1991-1998 yılları arasında Komisyon kararı ile 18 GDO’nun AB’de pazarlanması kabul edildi.

Onay bekleyen 12 başvuru olduğu halde Ekim 1998’den itibaren başka bir onay verilmedi. Bazı Üye Ülkeler genetiği değiştirilmiş mısır ve yağlı tohumların ülkelerine girmesini geçici olarak yasaklamak için bir önlem maddesi uyguladılar.

1990’larda yönetmelik çerçevesi genişletildi ve halkın, tüketici derneklerinin ve ekonomik operatörlerin kaygıları dikkate alınarak yeniden düzenlendi. Gözden geçirilmiş bir direktif Ekim 2002’de yürürlüğe girdi. Bu direktifle, GDO’larla ilgili risk değerlendirmesi, risk yönetimi ve karar süreçlerine ilişkin mevcut kurallar güncelleştirilerek güçlendirildi ve çevre ve insan sağlığı açısından uzun vadeli sonuçlarının gözlenmesi zorunlu hale getirildi.

AB’de modern biyoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ya da GDO içeren ürünler için etiketleme zorunlu. Mevzuat ayrıca geleneksel gıdalara yanlışlıkla genetiği değiştirilmiş materyal karışması problemi de ele alınıyor. GDO’lar için minimum sınır değerin %1 olarak belirlendiği durumlarda etiketleme zorunlu olmuyor.

2001’de Avrupa Komisyonu GDO’ların izlenebilirliği, mevcut etiketleme kurallarının sağlamlaştırılması ve gıda ve yemlerde GDO’ların onaylanma prosedürleriyle ilgili iki yeni yasa teklifini kabul etti.

Dünyanın diğer bölgelerinde genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili durum ne?

GDO’ların çevreye bırakılması ve genetiği değiştirilmiş gıdaların pazarlanması konusunda dünyanın pek çok yerinde çeşitli tartışmalar yapılıyor.

Bu tartışmalar, biyoteknolojinin diğer kullanımları (ör. ilaçlarda) ve insanlar açısından sonuçları konusunda da genişleyerek süreceğe benziyor.

Tartışılan konular (kâr-zarar hesabı, güvenlik sorunları) genellikle birbirinin aynı olsa da sonuçları ülkeden ülkeye değişiklik gösteriyor.

Genetiği değiştirilmiş gıdaların etiketlenmesi ve izlenebilirliği gibi konularda tüketicinin kaygılarına yönelik henüz bir sonuca varılmış değil.

Bu konular Codex tarafından da tartışılmaya devam ediyor. Bu konular üzerinde henüz bir uzlaşmaya varılmamış olsa da, risk değerlendirmesiyle ilgili önemli adımlar atılmış durumda.

Dünyanın çeşitli yerlerinde insanların gıdalar konusundaki tutumları nasıl?

Dünyanın hangi bölgesinde olduğuna bağlı olarak insanların gıda konusundaki tutumları değişiyor. Besin değerine ek olarak gıdalar toplumsal ve tarihsel hatta kimi zaman dini çağrışımlara da sahip. Gıdalarda ve gıda üretimindeki teknolojik değişiklikler tüketicilerde özellikle de risk değerlendirme çalışmaları ve kâr-zarar hesapları konusunda yeterince bilgilendirilmediklerinde olumsuz tepkilere yol açabiliyor,

Çiftçilerin hakları korunuyor mu?

Evet, genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili tartışmalarda çiftçilerin fikri ve sınai mülkiyet hakları da ele alınıyor. Fikri mülkiyet hakları, özellikle de Dünya Ticaret Örgütü’nün fikri mülkiyet haklarının ticaretle ilişkili yönleriyle ilgili olan TRIPS Anlaşmasındaki patent zorunluluğu kapsamında değerlendiriliyor.

Neden bazı grupların kimya endüstrisinin tarım üzerindeki artan etkisi konusunda kaygıları var?

Bazı gruplar tohum piyasasının birkaç kimya firmasının eline geçmesinden çekiniyor olabilirler. Sürdürülebilir tarım ve biyoçeşitlilik zengin çeşitlilikteki ürünlerin kullanılmasıyla mümkündür. Bu gruplar tohum piyasasının kimya endüstrisinin lehine olacak şekilde çiftçilerim kullandığı çeşitliliğin genetiği değiştirilmiş ürünlerle azalmasından ve tarımsal gelişmenin sürdürülebilirliği önemsemeyen kimya endüstrisinin eline geçmesinden korkuyorlar.

GDO konusunda ne gibi gelişmeler bekleniyor?

Gelecekteki genetiği değiştirilmiş gıdalarla hastalıklara ve kuraklığa karşı dirençli bitkiler, beslenme değeri çok daha yüksek ürünler, geliştirilmiş ve iyileştirilmiş niteliklere sahip bitki ve hayvan türleri elde edilecek. Uluslararası düzeyde, gerçekleştirilen yeni gelişmeler FAO, WHO uzmanları ve Codex’in Biyoteknoloji ile Elde Edilen Gıdalar konusunda özel olarak görevlendirilmiş bir çalışma kolu tarafından inceleniyor.

Tarımsal biyoteknoloji nedir?

Tarımsal biyoteknoloji, tarım ürünlerinin daha hedef odaklı ve etkili bir yoldan ıslah edilmesinde kullanılan bir dizi teknolojiyi kapsamaktadır. Bu kategorideki tekniklerden en iyi bilineni, mevcut genlerin modifikasyonunu veya bitki çeşitlerine istenilen özelliklerin kazandırılması amacıyla yeni genlerin aktarılmasını içeren genetik modifikasyon (daha uygun bir ifadeyle rekombinant DNA/r-DNA teknolojisi) tekniğidir. Bu terim ayrıca Belirteç Destekli Yetiştiricilik (Marker Assisted Breeding) gibi geleneksel ıslahın etkinliğini arttıran yöntemleri de kapsamaktadır. Hangi özel teknoloji kullanılırsa kullanılsın ürünler; gıda, biyomalzeme veya enerji üretimi için kullanılmaktadır.

Mevcut durumdaki genetiği değiştirilmiş (GD) tarım ürünleri (herbisit toleranslı, hastalık ve böcek dirençli) öncelikle çiftçilere doğrudan yarar sağlamaktadır. Bu ürünlerin kullanımı, tarım alanlarında biyoçeşitliliğinin artmasına yardımcı olurken, ilaçlamaya duyulan ihtiyacı azaltmakta, toprak kalitesini arttırmakta ve toprak erozyonunun önüne geçmektedir. Yeni çeşitlerin toplam verimi ve kalitesi, en az yerini aldıkları eski türler kadar iyi veya bunlardan daha üstün olmaktadır. Bu da hassas doğal yaşam alanlarının tahrip edilme zorunluluğunu azaltmaktadır. İlaçlama ve toprak sürümü uygulamalarının azalması, yakıt tasarrufunu ve karbondioksit salınımının düşmesini sağlamakta ve iklim değişikliğini önlemeye yönelik girişimlere son derece önemli bir katkıda bulunmaktadır. Gelecek nesil GD ürünler daha geniş yararlar sağlayacaktır. Bunlardan bazıları besinsel kalitesi geliştirilmiş şekilde, bazıları ise imalat ve ilaç endüstrileri için yenilenebilir ham maddeler şeklinde karşımıza çıkacaktır. “İklim şartlarına dayanıklı” tarım çalışmaları da dâhil olmak üzere, ileri verim ve tarım avantajları da sağlanmaya devam edecektir.

GD teknolojisinin geleneksel bitki ıslahından farkı nedir?

“Geleneksel” ıslah, döllenme açısından birbiriyle uyumlu iki çeşit arasında çapraz tozlaşmaya dayanmaktadır. Bu çeşitler genellikle aynı türe aittir (Ör: buğday) ancak birbiriyle ilgili türler arasında da ıslah gerçekleştirilebilmektedir. Örneğin, çavdar ve buğdayın çaprazlanması “tritikale”yi; böğürtlen ve ahududunun çaprazlanması “tayberi”yi meydana getirmiştir. Bunun yanı sıra geleneksel ıslah, radyasyonla veya kimyasallarla uyarılan mutasyon gibi bazı teknikleri de içermektedir. Burada amaç, herhangi bir olumsuz özellik eklemeden daha yüksek verim, daha iyi hastalık direnci, daha iyi depolama özellikleri gibi gelişmiş karakteristiklere sahip çeşitler üretmektir. Uygun ana-baba çeşitler çaprazlanmakta ve oluşan yeni türlerin arasından gelecek vaat eden yeni türlerin seçimi, üreticinin yeteneklerine dayanmaktadır. Belirteç Destekli Islah (Marker Assisted Breeding), ıslah çalışması öncesinde bitkide istenen genlerin varlığını doğrulayarak prosese yardımcı olmaktadır. Kullanılan teknik ne olursa olsun; yeni türün genomu, ana-baba çeşitlerden farklı olmaktadır. Ancak gelenek, bu yöntemin genetik modifikasyon olarak değerlendirilemeyeceğini dikte etmektedir. Genetik modifikasyon terimi, sadece r-DNA teknolojisi ürünler için kullanılmaktadır.

GD teknolojisi, belli özellikleri kontrol ettiği bilinen spesifik genlerin eklenmesiyle (veya bu genlerin ekspresyonunun değiştirilmesiyle) yeni çeşitlerin üretilmesini amaçlamaktadır. DNA; tüm bitki, mikroorganizma ve hayvanlar alemi arasında aynı olduğu için spesifik genler, istenen özelliğin kazandırılması amacıyla ilgisiz türler arasında transfer edilebilmektedir. Bu durum GD teknolojisini, daha hedef odaklı (sadece bilinen fonksiyonları taşıyan birkaç genin alıcı genoma eklenmesiyle) ve hızlı (geleneksel ıslahın ihtiyaç duyduğu birden fazla kuşağın çaprazlanmasının atlanmasıyla) yapmaktadır. Ayrıca bitkilerin başka yoldan elde edilemeyen aşı veya biyoplastikler gibi moleküllerin üretiminde kullanılmasına olanak tanımaktadır. Bu yöntem, bir çeşit moleküler ıslah yöntemi olarak değerlendirilebilmektedir. Bununla birlikte genetik modifikasyon, geleneksel ıslah ile birlikte kullanıldığında ileri bir teknik olarak kabul edilmektedir. Bu teknikler, elimizdeki ürün çeşitliliğini geliştirmeye uygun olarak tek başlarına veya kombine hâlde kullanılmaktadır. Etkili oldukları durumlarda geleneksel teknikler kullanılmakta ancak genetik modifikasyon, daha geniş çeşitlilikte yararlı özelliklerin bitkiye kazandırılmasına olanak tanımaktadır.

GDO’lar “doğal” mıdır yoksa doğayla mı oynanıyor?

İnsanoğlunun etkilediği her şeyi doğaya aykırı olarak görme eğilimindeyiz. Bu açıdan bakarsak, aslında tüm tarımsal faaliyetlerin de doğaya aykırı olduğu söylenebilir çünkü tarım, var olan habitatları (doğal ortamları) bizim yararımıza olacak gıdaların üretimi için değiştirmektedir. Ancak başka bir açıdan bakarsak, biz de tıpkı diğer canlılar gibi türümüzün yetkin olduğu faaliyetlerde bulunmaktayız. Birçok canlı türünün aksine, dar bir ekolojik konuma uyum sağlayacak özelliklere sahip olmasak da sadece doğayı yöneterek ve ona uyum sağlayarak gelişmeyi başarmaktayız.

Tarım ürünlerinin bilinçli olarak ekildiği 10.000 yıl öncesinden bu yana devam eden seçilim ve melezleme, oldukça üretken ve tüketime uygun olan tarım ürünleri elde etmemizi sağlamıştır. Yabani akrabaları ile çok az benzerlik gösteren bu türler; ekilip biçilmez, böcek ve yabani otlardan korunmak üzere yönetilmezlerse, yabani türleriyle rekabet edemez. Bu, asırlardır devam eden bir süreç olduğu için bu duruma “doğal” gözüyle bakılmaktadır.

Genetik modifikasyon, daha etkili bir yolla geliştirilmiş çeşitlerin üretilmesi için üreticilere sunulan yeni bir araçtır. Birçok insan, sonuçlara ulaşmak için kullanılan teknikten çok, elde edilen sonuçlara odaklanmamız gerektiğini düşünmektedir. Herbisit toleransına sahip bitkiler; geleneksel melezleme, mutagenez ve seçilim ile üretilebildiği gibi belli bir özelliği kodlayan spesifik genin doğrudan transferi ile de üretilmektedir. Elde edilen sonuç aynıdır fakat toplum, doğası gereği biyoteknolojik yöntemi farklı olarak görmektedir.

Hem insanlar hem de diğer türler üzerine etkileri olabilecek tüm yeni teknolojilerde olduğu gibi, yapılan işin manevi ve etik taraflarının düşünülmesi haklı bir çabadır. Birçok noktada endişenin teknoloji değil, teknolojinin kullanılabileceği yollarla ilgili olduğu unutulmamalıdır.

GD bitkiler tohum verebilir mi, yoksa çiftçiler her yıl yeni tohum almak zorunda mıdır?

Bugüne kadar ticarileştirilen tüm GD bitkiler, emsalleri kadar üreme yeteneğine sahiptir. Ancak GDO karşıtları, Genetik Kullanımı Sınırlama Teknolojileri (GURT) veya “terminatör” denilen teknolojiyi kullanmayı planladıklarını iddia ettikleri şirketlere, çiftçilerin gelecek ekim döneminde, saklanan tohumu kullanmalarını engelledikleri iddiasıyla saldırmaktadır. “Terminator” tohumun satılmakta olduğu artık bir şehir efsanesi haline gelmiştir. Konunun hassasiyeti göz önünde bulundurulduğundan, piyasada böyle ürünler bulunmamakta ve önemli biyoteknoloji şirketleri, bu teknolojiyi kullanmadıklarına dair güvence vermektedir. Ancak bu noktada, GURT ve melez tohumların birbirine karıştırılmaması gerektiği unutulmamalıdır. Birçok çiftçi, özellikle de gelişmiş ülkelerde, daha iyi verim sağladığı için her yıl yeni tohum almayı tercih etmektedir. Mısır ve birçok sebze gibi F1 hibrit ürünler söz konusu olduğunda, hasat edilen ürün doğru şekilde üremediği için yeni tohum satın almak tercih edilir olandır. Bu durum, Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerde bile melez tohumların piyasaya hâkim olmasını engellememiştir.

GD ürünlerin çevresel faydaları nelerdir?

Tüm tarımsal faaliyetlerin çevreye etkisi vardır. En doğrudan etki, ürünler ekildiği zaman yabani ekosistemlerin yok ediliyor olmasıdır. Üretken ve etkili tarım (bunun için gerekli üretim araçlarından biri GD ürünlerdir), daha fazla alanın üretime dâhil edilme ihtiyacını ortadan kaldırarak, arazinin belli bir bölümünde verimi maksimuma çıkarabilmektedir. Organik tarım gibi önemli oranda düşük verimle sonuçlanan, daha az yoğun yönetim sistemlerinin savunucuları, bu tür uygulamaların çevresel etkilerinin daha düşük olduğunu iddia etmektedir. Oysa bunların yaygın kullanımı, daha fazla tarım alanını gerektirmekte ve doğal ekosistemler üzerinde daha geniş bir çevresel etkiye neden olmaktadır.

Tarımsal biyoteknolojinin kullanımı ile tarım uygulamalarının daha ileri düzeydeki etkileri de azaltılabilmektedir. Kullanımda olan herbisit toleransına sahip ürünler -mısır, kolza yağlı tohumu ve şeker pancarı gibi- çiftçilere yabani otlarla mücadelede daha fazla esneklik sağlamaktadır. Örneğin, geleneksel olarak yetiştirilen şeker pancarının çok iyi gelişmesi ve iyi verim elde edilmesi için yabani otların en baştan itibaren ilaçlanması veya mekanik yöntemlerle uzaklaştırılması gerekmektedir. GD çeşitler, çiftçilerin yabani otları daha sonraki aşamalarda kontrol altına almasına olanak tanımaktadır. İlaçlanmadan önce yabani otların uzun bir süre tarlada bırakılması, böceklere (ve daha sonra kuşlara) besin sağlamakta ve ilaçlama sonrasında da böcekler için iyi bir habitat oluşturan ölmüş yabani ot yığını bırakmaktadır. Yeni kış ürünleri, sonbahar hasadından sonra sürüm işlemi ile toprak yapısının bozulmasına gerek kalmadan doğrudan ekilebilmektedir. Soya üreticileri tarafından yaygın olarak kullanılan bu sistem, toprak biyoçeşitliliğinin büyük ölçüde korunmasını sağlamakta ve yakıt kullanımını da azaltmaktadır. Kullanılan geniş spektrumlu herbisitler, sadece yeşil bitkiler üzerinde etkili olup insan ve doğal yaşam için tehdit oluşturmamaktadır.

Avrupa Birliği içerisinde sınırlı bir alanda (İspanya, Çek Cumhuriyeti, Portekiz, Slovakya, Polonya ve Romanya), dünyanın birkaç ülkesinde ise geniş alanlarda ticari olarak yetiştirilmekte olan böceğe dirençli GD mısır çok sayıda çevresel fayda sağlamaktadır. Bu ürüne aktarılan özellik, ürünü mısır kurtlarının neden olduğu kayıplardan korumaktadır. Bu kurtların ilaçlamayla kontrol edilmesine gerek yoktur ki bu durum, “hedef olmayan” böcek türleri üzerine olumlu bir etki yapmaktadır. Sonuç olarak verimin arttırılması, üretimi arttırmak için ekim alanının genişletilmesine gerek olmadığı anlamına gelmektedir. Avrupa’da hızla yayılan ve mısırda ciddi verim kaybına neden olan, “milyon dolarlık böcek” olarak da adlandırılan mısır kök kurdu gibi böceklere karşı dirençli diğer GD mısır çeşitleri, AB tarafından onaylanmaya hazır durumdadır.

İsviçre Biyogüvenlik Uzman Komitesi’nin, GD ürünlerin dünya çapında ekilmeye başlamasından 10 yıl sonra yayımladığı güvenilir rapor, konuyla ilgili uluslararası organizasyonların ortaya koyduğu bilimsel literatürü ve raporları değerlendirmektedir. Rapordaki ifadelerle, “Bugüne dek ulaşılan veriler, GD ürünlerin ticari olarak ekiminin çevresel zarara neden olduğuna dair herhangi bir bilimsel kanıt ortaya çıkarmamıştır.”

GD ürünler pestisit kullanımını azaltır mı?

Herbisit toleransına ve böcek direncine sahip bitkiler, GD ürünlerin %95’inden fazlasını oluşturmaktadır. Her iki özellik de çiftçinin bitki koruma ürünlerine olan bağımlılığının azaltılmasına katkıda bulunmaktadır. Ayrıca bu ürünler, sağlık ve çevre üzerine olası negatif etkilerin azaltılmasına yardımcı olan küresel ürün yönetiminde değişiklikler yapılmasına da olanak tanımaktadır. Bu, GD ürünlerin geleneksel ürünlere kıyasla hektar başına değişen tarım ilacı kullanımını gösteren bir envanterin çıkarılması için kısa süre önce, bilimsel literatür ve özel enstitüler tarafından yayımlanan raporları da kapsayan kamusal kaynaklardan veri toplanarak gerçekleştirilen büyük bir projenin de sonucudur. ABD’de yapılan çok sayıda geniş çaplı araştırmada da herbisite dirençli bitkilerde (kanola, pamuk, mısır, soya) herbisit kullanımının geleneksel ürünlere oranla daha düşük olduğu (%25-33 oranında) bildirilmiştir.

Böcek direncine sahip Bt ürünler konusunda yapılan birçok bilimsel çalışma da sürekli olarak, böcek ilacı kullanımında düşüş olduğuna işaret etmektedir. Fransa’da 2007 yılında ekilen 22.000 hektar Bt mısırın, 8.800 litreden fazla böcek ilacı tasarrufu sağladığı tahmin edilmektedir. İspanya’da Bt mısır yetiştiren çiftçilerin, geleneksel mısır üreticilerine kıyasla neredeyse üç kat daha az tarım ilacı uygulaması yaptığı belirtilmiştir.

Bu konudaki en iyi örneklerden biri, Bt pamuktur: 2003 yılında Hindistan çapında gerçekleştirilen bir anket çalışması, çiftçilerin kimyasal ilaç kullanımında Bt olmayan pamuğa kıyasla, ortalama %60’a varan bir azalma ve pamuk koza kurdunun etkili kontrolüyle yaklaşık %29’luk bir verim artışı elde edebildiklerini göstermiştir. Ayrıca GD pamuk, Çin’de, çiftlik çalışanlarının sağlığına da doğrudan fayda sağlamıştır (Pray ve ark., 2002; “Çin’de Bt pamuğun beş yılı: Faydalar devam ediyor”). İleri faydalar, daha geniş bir böcek grubunu hedef alan ve direnç gelişimi riskini azaltmak için Bt proteinlerinin kombinasyonlarını sentezleyecek olan yeni nesil böcek dirençli ürünlerle birlikte artmaya devam edecektir.

Herbisite dirençli GD ürünler, ekinlerin çevresinde gelişen yabani otları etkili biçimde kontrol altına almak için çiftçilerin düşük çevresel etkiye sahip geniş spektrumlu herbisitleri -çoğunlukla glifosat ve glufosinat- kullanmasını sağlamaktadır. Bu durum, genellikle herbisit kullanımını azaltan bir esneklik derecesi yaratmaktadır. Daha ileri çevresel faydalar, üreme sonrası etkin yabani ot kontrolünün izin verdiği azalan çift toprak sürümü uygulamasından kaynaklanmakta olup, toprak erozyonunu ve uygulanan kimyasalların su kaynaklarına karışmasını engellemektedir. Her durumda, en önemli faktör ilaçlama miktarı değil, kullanılan pestisitin yapısı ve çevre üzerine yaptığı toplam etkidir. Hem böceğe dirençli hem de herbisite toleranslı GD ürünler, bu ürünlere uygulanan bitki koruma ürünlerinin miktarının azalmasını sağlayarak çevreye yararlı etkilerde bulunmaktadır.

GD, geleneksel ve organik ürünler bir arada yaşayabilir mi?

Çiftçilerin kendi seçtikleri ürünleri, ekonomik kayıp riski taşımadan yetiştirebilmeleri gerektiği için “bir arada yaşama” kavramı iyi yapılandırılmıştır. Tarımda, çevre arazilere düşük miktarlarda polen ve tohum hareketinin olması kaçınılmazdır ancak çiftçiler, potansiyel olarak uyumsuz ürünleri uzun zamandır sorunsuz şekilde yönetmektedir. Bir arada yaşama ekonomik bir konudur ve güvenlik sorunu teşkil etmez. Çünkü GD ürünler, piyasaya sürüm izni almadan önce kapsamlı bir güvenlik kontrolünden geçirilmektedir. Bir arada yaşama, yeni bir konu değildir. Bu konudaki önlemler, herbisit uygulandığında etraftaki ürünler üzerinde ilaç birikmesini önlemek amacıyla da uygulanmaktadır. Benzer şekilde, endüstriyel kullanıma yönelik olan ama kolaylıkla, gıda amaçlı yetiştirilen kolzayla çapraz tozlaşma yapabilen, yüksek erüsik asitli kolza gibi bazı ürünler yüksek standartlar gerektirmektedir. Uygun ayırma mesafeleri ve hasat ile taşıma aşamalarındaki dikkat, çiftçilerin yıllarca işine yaramıştır. Genel olarak tarımsal üretim saflık standartları, farklı çeşitlerin ve hatta diğer maddelerin belli oranda karışımlarına izin vermektedir. Mevzuat; uygun ayırma mesafelerinin ayarlanması ve hasat ile taşıma sırasında iyi uygulamaların kullanılması sonucu kolayca başarılabilen maksimum %0,9 karışım sınırını getirmektedir. Geleneksel ve organik ürünlerin genetik modifikasyon içeriği için etiketleme eşiği %0,9 olarak belirlenmiştir. Bu oran; üreticiler, birbirine karışmayı önlemek için geçerli önlemleri aldıklarını ispatladıkları sürece uygulanmaktadır. Endüstride bu, beklenmedik bulunma sınırı olarak bilinmektedir. Vakaların büyük çoğunluğunda, ölçülen genetik modifikasyon içeriği %0,9 eşik değerinin altında kalmaktadır. Bu standart korunabildiği sürece, bir arada var olma kusursuz bir şekilde mümkün hâle gelmekte ve herhangi bir sorun oluşturmamaktadır. İspanya’da 10 yılı aşkın bir süredir devam eden Bt mısır deneyimleri, çiftçilerin bir arada yaşamayı uygulamada başarılı olduklarını göstermektedir. Bir arada yaşama konusu, aktivistler tarafından bir sorun olarak ortaya atılmasına rağmen, gerçekte çok az sayıda çiftçi böyle bir sorunla karşılaşmıştır. Organik tarımla uğraşan bazı insanların organik üretimde genetik modifikasyon için sıfır-tolerans düzeyi görmeyi bekledikleri bilinmektedir ancak bunun gerçekçi bir beklenti olmadığı da bilinmelidir.

GD ürünler gelişmekte olan ülkelerde açlıkla mücadele edilmesine yardım edebilir mi? GDO konusundaki risk nedir?

Gıda güvencesi, bugünlerde karşı karşıya geldiğimiz en büyük sorunlardan biridir. Çözüm ise çok açıktır: Tarımsal faaliyetlerin çevreye yaptığı etkileri azaltmaya devam ederken, daha fazla gıda üretmenin yollarını bulmak. 189 Birleşmiş Milletler (BM) üyesi ülke tarafından yerine getirilmesi planlanan BM Binyıl Kalkınma Hedeflerinden biri, 1990 ve 2015 yılları arasında açlığı yarıya indirmektir. Bu zorlu bir görevdir çünkü 2009-2050 yılları arasında dünya nüfusunun üçte birden fazla oranda (2,3 milyar insan) artması beklenmektedir. Bu büyümenin neredeyse tamamının, gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Bu durum, 2050 yılında 9,1 milyarlık dünya nüfusunun beslenmesi için şu an mevcut olan gıda üretiminin %70’e varan oranda (gelişmekte olan bazı ülkelerde neredeyse %100) arttırılması gerektiği anlamına gelmektedir. Toprak genişlemesi için kısıtlı imkânlar olması nedeniyle, tarımsal üretimdeki büyümenin %90’ının daha yüksek verim ve artan ekim yoğunluğundan kaynaklanacağı düşünülmektedir. Aynı zamanda, tarımsal üretimin -daha küçük alanda, enerji ve su gibi doğal kaynakların daha az kullanıldığı- daha etkili tarım yöntemlerini gerektiren daha sürdürülebilir bir hale gelmesi gerekmektedir. GD teknolojisi, tek başına tüm çözümleri sağlayamasa da göz ardı edilemeyecek değerli bir araçtır. Karşıt gruplar, daha fazla gıdaya değil, sadece daha iyi dağıtıma ve daha adil erişime ihtiyacımız olduğunu iddia etmektedir. Şüphesiz ki açlığın temel sebebi yoksulluktur; öyle ki bazı insanlar yeterli miktarda gıdayı yetiştirecek veya satın alacak maddi güce sahip değildir. Uygun yollar, gıda fazlasının daha iyi dağıtılmasına elbette olanak tanıyacaktır. Ancak çok az sayıda insan, ciddi şekilde artan dünya nüfusu için daha fazla gıda üretilmesinin gerekliliğini sorgulamaktadır.

Gelişme için bir araç olan tarımsal biyoteknoloji, birkaç uzman grubu tarafından ciddi şekilde değerlendirilmekte ve BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), konuyla ilgili destekleyici ifadelerde bulunmaktadır (http://www.fao.org/biotech/en/). Tüm raporlar, tarımsal biyoteknolojinin verim artışı, kuraklık toleransı, hasat sonrası depolama ve besin değeri artışını kapsayan temel rollerine dikkat çekmektedir. Bu teknolojilerden tam olarak faydalanabilmek için gelişmekte olan ülkelerin konuyla ilgili politikalarını, kurumsal ve düzenleyici sistemlerini güçlendirmeleri gerektiği konusunda bir görüş birliği mevcuttur. Bununla birlikte, gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını hedef alan birkaç proje vardır. Bunlar; şu anda Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü’nde (http://www.irri.org/) incelenmekte olan “altın pirinç”, Afrikalıların temel gıdası olan tapyokayı daha besleyici hale getirmeyi amaçlayan Biocassava Artı Projesi (http://biocassavaplus.org/) ve yerel ihtiyaçlara özgü, kuraklığa toleranslı mısır çeşitleri geliştiren Water Efficient Maize for Africa adlı projelerdir.

GDO’ların sosyal ve etik açıdan kabul edilebilirliği ne durumdadır?

Bilimsel risk değerlendirmesi, bireylerin algılarıyla örtüşmeyebilmektedir. Örneğin, otomobille seyahat etmek, trenle veya uçakla yapılan seyahatlere göre, çok daha fazla ölüm riski taşımaktadır. Ancak bazı insanlar uçmaktan daha çok korkmakta ve meydana gelen ölümcül tren kazalarını nadiren detaylı olarak araştırmaktadır.

İnsanlar, genellikle kendi aldıkları risklere kıyasla, irade dışı alınan riskler konusunda (çevresel kirlilik maddelerine maruz kalmak gibi) daha fazla endişe taşımaktadır. Özellikle de gıdalarla ilgili riskler konusundaki hassasiyet ise daha büyüktür. Bu durum, insanların bilimsel açıdan mümkün olmayan sıfır risk durumunu istemeleri anlamına gelebilmektedir. Belirli bir riskin ölçülmesi, çok kolay bir şekilde gerçekleştirilmektedir ama herhangi bir riskin (veya tehlikenin) tespit edilmesinde yapılan hatalar, riskin var olmadığı anlamına gelmez.

Sosyal ve etik kabul edilebilirlik bireylere bağlı bir değer yargısıdır. GD ürünler konusunda, iki etik sorun büyümeye devam etmektedir. Felsefi nitelikte olan ilk sorun, türlerin çaprazlanmasına olanak tanıyan ve bu nedenle “farklı” görülen rDNA teknolojisinin kabul edilebilir olup olmadığını sorgulamaktadır. Bu teknoloji, uygulamada pek çok kişi tarafından desteklemektedir ancak birçoğunun teknolojinin nasıl kullanıldığına dair endişeleri vardır. Bu, GD teknolojisinin kötüye kullanılma potansiyeline sahip olması nedeni ile tamamen haklı bir endişedir. Yeni bir GD ürünün onaylanmasından önce yapılan sıkı güvenlik değerlendirmeleri, GDO karşıtlarının çoğu için potansiyel kötüye kullanım endişelerini giderme açısından yeterli görülmektedir. Kişilerin her türlü güvenlik önlemine rağmen GD ürün tüketmek istememeleri, felsefi açıdan en tüketmek istemeyen vejetaryenler ile benzer durum olarak değerlendirilmektedir.

İkinci sorun grubu ise genel anlamda ticaret, gıda zincirinin kontrolü, gelişmekte olan ülkeler üzerindeki etki ve sürdürülebilir kalkınmadan oluşmaktadır. Bazı çevrelerin görüşüne göre, genlerin birkaç büyük şirket tarafından patentlenmesi, tüm gıda zincirinin kontrolü açısından istenmeyen bir durum yaratmakta ve özellikle yoksul çiftçilerin aleyhine işlemektedir. Ancak uygulamada bunların hiçbiri çiftçilerin kendi geleneksel çeşitlerini yetiştirme hakkını etkilememektedir. Eğer çiftçiler GD tohum satın almayı tercih ederse, kendi iradelerini kullanmakta ve istedikleri zaman diğer çeşitlerin kullanımına geri dönmekte özgürdür. Benzer şekilde, biyoçeşitlilik değişimleri hakkındaki endişeler yalnızca GD ürünler için değil, tarım sistemlerinin kurulmasındaki her değişiklik için geçerlidir.

Süper yabani ot nedir?

Esas olarak istenmeyen alanlarda gelişen bitkiler olan yabani otların birçoğu, rekabetçi ve strese karşı oldukça dirençlidir. Bu özellikler, bu bitkilerin ekili alanlarda gelişebileceği ve uygun şekilde kontrol edilmezlerse ürün verimini ciddi şekilde azaltabileceği anlamına gelmektedir. Yabani otlar, ürünlerin ekiminden önce çift toprak sürümü, ekili alanlar arasında yapılacak çapalama gibi uygulamalarla mekanik olarak veya herbisit kullanımıyla kontrol altına alınabilmektedir. Bazı herbisitler seçicidir ve ekili alanlarda dikkatli bir şekilde kullanılabilmektedir ancak daha kullanışlı olan geniş spektrumlu herbisitler, yabani otların yanı sıra ürünleri de öldürebilmektedir.

Glifosat ve glifosinat gibi geniş spektrumlu herbisitlere direnç gösteren GD ürünler, oldukça yaygın hale gelmiştir. Çünkü bu ürünler çiftçilere, ürün gelişiminin herhangi bir aşamasında nadiren yapılan bir ilaçlamayla yabani otları kontrol altına alma olanağı tanımaktadır. Bu durum, ilaçlama oranını düşürerek ürün yönetimini çok daha kolay hâle getirmekte ve kullanılan herbisitlerin böcekler ve diğer yabani türler üzerine çok az etkisi olduğundan çevresel etkileri azaltmaktadır. Bu ürünler aynı zamanda, tohumların yabani otlarla dolu arazilere ekildiği, toprak sürümünün azaltıldığı yönetim sistemlerinin önemli bir parçası olarak da kullanılabilmektedir. Böylece, toprak erozyonu azaltılmakta ve toprağın organik madde seviyesi korunmuş olmaktadır.

Teorik bilgiye göre yabani otlar, birkaç geniş spektrumlu herbisite uzun yıllar maruz kaldıklarında çoklu direnç geliştirebilmektedir. Bu durumu ifade edebilmek adına “süper yabani ot” terimi türetilmiştir. Birçok yaygın yabani otun, aslında GD ürünlerin ekilmeye başlanmasından önce çeşitli herbisitlere karşı dirençli olduğu bir gerçektir. Ayrıca herbisite karşı tolerans sağlayan genlerin, çapraz tozlaşma yoluyla yabani ot popülasyonlarına geçmesiyle ilgili kaygılar da vardır. Ancak pek çok durumda ürünler, yabani ot popülasyonlarıyla melezlenemez çünkü bunlar döllenme açısından birbiriyle uyumlu değildir. Eğer türler arası döllenme meydana gelseydi yabani otlar, yaşadığı alanlar dışında rekabet etme avantajını elde edemezdi çünkü herbisitle mücadeleleri söz konusu olmazdı. Süper yabani otların yaratacağı tehdit gerçekte bir yanılsamadan ibarettir.

GDO alerjiye veya herhangi bir sağlık problemine yol açabilir mi?

GD bitkilerin gıda ve yem amaçlı kullanımının üzerinden geçen 10 yılın ardından, birçok suçlamaya karşın, insan veya hayvan sağlığı üzerine inandırıcı bir olumsuz etki bildirilmemiştir. Pazarlama öncesi yapılan risk değerlendirmesi, geleneksel gıdalar için uygulanan mevcut tüm prosedürlerin önüne geçmekte ve GD gıdaları en çok çalışılan konu haline getirmektedir. Risk değerlendirmesi prosedürüne göre, her bir yeni ürün için yeni tanımlanan protein ve DNA’ların bileşimsel değişikliklerden kaynaklanan doğrudan veya dolaylı etkileri incelenmektedir.

Doğrudan etkiler, toksik ve alerjik etkileri içermektedir. İncelemelerde, uluslararası standartlara ve yol gösterici ilkelere uygun bir dizi istatistiksel ve deneysel yaklaşım kullanılmaktadır. Bu ilkeler, EFSA’nın GD bitkilerin ve bunlardan elde edilen gıda ve yemlerin risk değerlendirmesi amacıyla gerçekleştirilen GDO Paneli’nin kılavuz belgesinde tanımlanmıştır (http://www.efsa.europa.eu/en/efsajournal/doc/374.pdf). Bu incelemeler, yeni tanımlanan proteinlerin detaylı analizlerini, bilinen toksinler ve alerjenlerle yapılan karşılaştırmalarını, alerjik hastalardan alınan serumlarla gerçekleştirilen testleri ve farelerin özel bileşenlerle veya bütün bitki maddeleriyle beslendiği testleri içermektedir. Olası alerjik durumları ilk evrelerde tespit eden test prosedürlerine ilişkin birkaç örnek elde edilmiştir. Böylece, bu sonuçların elde edildiği ürünlerin geliştirilmesi durdurulmaktadır.

Satış izni verilmeden önce yapılan bu sistematik değerlendirmeye ek olarak, uygun izlenebilirlik ve etiketleme önlemleri ile pazarlama sonrası gözetim uygulanmaktadır. Bu prosedürler, Avrupa Birliği’nde, başka hiçbir yerde olmadığı kadar bağlayıcıdır. Bu durum, yeni ürünlerin bazı tüketicilerin genetik altyapılarıyla etkileşimi sonucu ortaya çıkan herhangi bir problemin tespit edilmesini sağlamaktadır.

Olumlu sağlık etkileri yaratan GD ürünler de geliştirilmektedir. Örnekler arasında, omega-3 yağ asitleri veya antioksidanlar gibi faydalı bileşen içeriği arttırılmış ürünler ile alerjen düzeyleri düşürülmüş pirinç, buğday ve soya gibi temel gıdalar bulunmaktadır.

GDO antibiyotik direncini etkiler mi?

Bitki hücrelerinin genetiği laboratuvarda değiştirilirken, başarılı şekilde dönüştürülmüş bitkilerin daha kolay tespit edilmesi için ek genetik materyal parçaları birincil genlerle kombine edilmektedir. DNA’nın bu ilave parçaları seçici işaretçiler olarak adlandırılmakta ve bunlar, bitki hücresine özel bir renk verebilmekte veya bitki hücrelerini, normalde bitki gelişimini durduran belli moleküllerin varlığında büyüyebilir hâle getirebilmektedir. Bu genler, seçilimin ilk aşamalarında kullanılmakta, sonraki nesillerde de işlevsiz şekilde bitkideki varlığını sürdürmektedir. Tarımsal biyoteknolojinin ilk dönemlerinde, antibiyotik direnci sağlayan işaretçi genler (ARM), seleksiyon aracı olarak sıklıkla kullanılmaktaydı. Özellikle kanamisin direnci sağlayan nptII geni, bu tip antibiyotiklerin tıpta kullanımının çok az olmasından dolayı tercih edilmekteydi. Bu tercih ve ARM genlerinin bakterilerde yaygın olarak bulunduğu gerçeği nedeniyle, böyle ürünlerde antibiyotik direncinin artmayacağı düşünülmüş ve bunların gıda ve yem amaçlı kullanımına izin verilmiştir. Bu geni bulunduran bazı ürünler hala yetiştirilmektedir ve bu bitkilerin bakteriyel antibiyotik direncini arttırdıklarına dair hiçbir sorunla karşılaşılmamıştır.

Yaygın olarak kullanılan antibiyotiklere karşı, bakteriyel direncin gelişmesine neden olacak genlerin bitki yapılarına aktarılması çok saçma olurdu. Antibiyotikler konusunda karşılaşılan en büyük sorunlar; antibiyotiklerin aşırı kullanımı, hastaların tedavi süreci bitmeden antibiyotiği kesmeleri ve düşük miktarda antibiyotiklerin hayvan yemlerinde büyümeyi destekleyici madde olarak kullanımı olmuştur.

Ülkemizde genetiği değiştirilmiş gıda üretiliyor mu?

Biyogüvenlik Kanunu gereğince ülkemizde genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi ve GDO ve ürünlerinin onay alınmaksızın piyasaya sürülmesi yasaklanmıştır.

Türkiye’de gıda amaçlı onaylanmış GDO ve ürünleri var mıdır?

Hayır, yalnızca yem amaçlı kullanmak üzere onaylanmış genler vardır.

Ülkemizde GDO ve ürünleri ile ilgili ithalat başvurularını değerlendiren bir kurul var mıdır?

Biyogüvenlik Kanunu kapsamında, GDO ve ürünleri ile ilgili yapılan başvuruların değerlendirilmesi ve bu maddede belirtilen diğer görevlerin yürütülmesi için Biyogüvenlik Kurulu oluşturulmuştur.

GDO Bulaşanı ne demektir?

Genetik modifikasyon teknolojisi uygulanan veya uygulanmayan bir üründe, birincil üretim aşaması dahil üretim, imalat, işleme, hazırlama, işleme tabi tutma, ambalajlama, paketleme, nakliye veya muhafaza sırasında ya da çevresel faktörler ile teknik olarak engellenemeyen, önlenemeyen veya tesadüfi olarak bulaşan GDO’ lar bulaşan olarak tanımlanmaktadır.

Analiz sonucunda üründe % 0,9 ve altında GDO tespit edilmesi halinde bu durum GDO bulaşanı olarak değerlendirilir. GDO bulaşanı olan ürünlerde bulaşan olarak tespit edilen genlerin Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanmış olması durumunda ürünler onay amacına uygun olarak kullanılabilir.

GDO Bulaşanı ne demektir?

Genetik modifikasyon teknolojisi uygulanan veya uygulanmayan bir üründe, birincil üretim aşaması dahil üretim, imalat, işleme, hazırlama, işleme tabi tutma, ambalajlama, paketleme, nakliye veya muhafaza sırasında ya da çevresel faktörler ile teknik olarak engellenemeyen, önlenemeyen veya tesadüfi olarak bulaşan GDO’ lar bulaşan olarak tanımlanmaktadır.

Analiz sonucunda üründe % 0,9 ve altında GDO tespit edilmesi halinde bu durum GDO bulaşanı olarak değerlendirilir. GDO bulaşanı olan ürünlerde bulaşan olarak tespit edilen genlerin Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanmış olması durumunda ürünler onay amacına uygun olarak kullanılabilir.

Eşik değer nedir?

Onaylanmış genler için, Biyogüvenlik Kurulu’nun görüşleri doğrultusunda Bakanlıkça belirlenen, ürünün GDO’lu olarak etiketlenmesini gerektiren alt limittir.

Herhangi bir ürünün Bakanlık tarafından belirlenen eşik değerin üzerinde GDO ve ürünlerini içermesi halinde; etikette, GDO içerdiğinin açıkça belirtilmesi zorunludur.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin çevreye etkisi nedir?

Tüm tarımsal faaliyetlerin çevreye etkisi vardır. En doğrudan etki, ürünler ekildiği zaman yabani ekosistemlerin yok ediliyor olmasıdır. Üretken ve etkili tarım (bunun için gerekli üretim araçlarından biri GD ürünlerdir), daha fazla alanın üretime dâhil edilme ihtiyacını ortadan kaldırarak, arazinin belli bir bölümünde verimi maksimuma çıkarabilmektedir.

Tüketici biyoteknoloji ürünlerinin güvenli olduğundan nasıl emin olabilir?

Biyoteknoloji nedeniyle gıdalar geleneksel yöntemlerle geliştirilenlere kıyasla daha az güvenilir olmaz ancak bu yeni bir teknoloji olduğundan özel bir ilgi ve dikkat gerektirmektedir. Biyoteknoloji gıdaları insanlık tarihinde satılan gıdalar arasında en çok testten geçirilen gıdalardır.

2016 Gıdahatti. Her Hakkı Saklıdır.