Gıda Hattı

Fikri Türkel

11 Haziran 2007, 02:17
Paylaş
Fikri Türkel

Helal sertifikası helalliği garantiler mi?

Helalliği içeren farklı bir kavram bulunmalı. Böyle bir standart oluşturmak için; bunu gıda izlenirliğine yönelik bir standart haline dönüştürmekte fayda var.

Vaat ile varlık arasında yakın bir ilişki var. Vaat bir sunumdur ve birinci şartı varlığını ve konumunu göstermek istemesidir. Reklâmcılık, varolan farkındalığı vaadiyle anlatmaya çalışır. Kullanılan teknik, üslup işin süsüdür; özü varlığını ispattır.

Uzun dönemdir toplumun içinde bilinip, geçerliliği olsa da, ticari hayatımız “helal sertifikası”na resmiyet kazandırma uğraşında. Dini bir kavramın burada ne işi var diyeniniz olabilir. İnsanlık tarihi, inançların şekillendirdiği bir hayatı yaşamaktadır. İnançlar, kişisel ve toplumsal şekillenmelerin etkisindedir.

Konuya dini açıdan bakmayı düşünmüyorum. İşin o kadar çok boyutu var ki; sadece iletişim açısından değinmekle yetineceğim.

Birkaç yıl evvel Trabzon Havaalanında bir hahamla karşılaştım. Geleneksel giysisi ile hemen fark ediliyordu. Tanıştık ve yolculuk boyunca sohbet ettim. İngiltere’de yaşıyormuş. En az ayda bir kere “Koşer” sertifikası için Türkiye’ye geliyormuş. Bu sefer Sağra’ya gelmiş ve fındıklara “Koşer” sertifakası verecek işlemi yani dini ritüeli yapmış. Birkaç soru aklınıza gelebilir. Bir iki tanesi için yardımcı olayım: Türkiye’de koşer işlemini yapacak bir haham yok mu? Acaba her ülke kendi dini merkezinin belgesine mi güveniyor? Fındık gibi diğer gıda ve hatta tekstil ürünleri de koşer’e ihtiyaç duyuyor mu? İnanın bütün bunların cevabının çok da önemi yok.

 İkinci olayı Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker’den dinleyelim. TARIM Bakanı, iki yıl önce Yeni Zelanda’da Tarım Bakanı’nın konuğu oldu. Yeni Zelanda hayvancılıkta hem örnek bir ülke, hem de dünyanın en büyük et tedarikçilerinden biri. Özellikle koyun gibi küçük baş hayvancılıkta Avustralya ile çok büyük uygulamaları var. Yemekte sohbet ederlerken, Yeni Zelandalı Bakan, Eker’e döndü: "Bizim etlerimiz ’helal’dir."

Eker, önce Yeni Zelandalı bakanın böyle bir ayrıntıyı vurgulamasına anlam veremedi. Yeni Zelandalı bakan devam etti: "Birçok İslam ülkesi bizden kırmızı et alıyor. Kesimin İslami koşullara göre yapılmasını istiyorlar. Biz de her mezbahaya bir Müslüman görevli diktik. Ülkemizdeki kesimler İslami koşullara göre oluyor."

Peki Türkiye’de kırmızı et için "helal" sertifikasına gerek var mı? Eker, yanıtladı: "İçerde gerek duyulmaz. Yurt dışına kırmızı et ihracatımız yok. Eğer ihtiyaç olursa, ilgili kurumlar sertifikaya karar verir."

Yeni Zelanda örneğinde de pek çok soru okurun aklına gelebilir. Sertifika hangi ürünleri kapsıyor? Hangi ülkelerden böyle talep geliyor? Dünyanın farklı yerlerindeki perakende zincirleri böyle bir sertifikayı arıyor mu?

Bir de İzmir’de yaşanan bir olaya değinmek istiyorum: Çiğ köftesiyle bilinen bir satış noktasından alışveriş yapanlar, yaşadıkları rahatsızlık sebebiyle hastaneye gidiyorlar. Kontrollerde çiğ köftede kullanılan etin domuz eti olduğu anlaşılıyor. Sonuçta köfteci müşterilerini ve itibarını kaybetmesi yanı sıra, manevi olarak da büyük sorumluluk altına giriyor.

 Bir iki soru da bu bağlamda dile getireyim: Helal sertifikası böyle bir suistimal veya yanlışlığı ne derece önler? Burada iyi niyetin olduğu kabul edilse bile, sistemi sağlıklı hale getirmenin yolu nedir?.. Köftede domuz eti kullanarak, dini duyguları güç insanlara satmanın yasal sorumluluğu nedir?.. Tedarik zincirindeki kişiler hakkında hangi yasal düzenlemeye ve hangi yetkilerle maddi ve manevi tazminat davası açılabilir?..

Yukarıdaki üç olay çerçevesinde konuya bakmakta yarar var. Ama önce kelime üzerinde durmak istiyorum. Diyanet veya işin akademisyenleri mutlaka konuyla ilgili teknik bilgi ve destek vermelidirler.

Helal Sertifikası diyoruz. Peki “Helal” içeriğinde sadece “Besmele” yani bir görevlinin kesimi yapılan hayvanların başında durarak “Bismillahirrahmanirrahim” demesi yeterli midir? Üretim süreci uzun bir yoldur. Döllemeden beslemeye, kesimden endüstriyel işleme, dağıtımdan nihai tüketiciye ulaşana kadar yaşanan karışık, yoğun ve bir sürü etkenin karıştığı ve kaynaştığı bir süreç. İnsanlara zarar veren bir aşının veya sonuçları belli olmayan genetik uygulamanın, ileri işlemede kullanılan bir katkı maddesinin “Helal” kavramını zedeleyici unsurunu nasıl giderilecek?

Medyaya da yansıyan “Risotta Olayı” benzeri durumlarda ne yapılacak? Nefis bir bonfilenin şarapla pişirilip servis edilmesi gibi…

Bunlar iyi niyet ve ticari etikle açıklanabilinir ama ben hala “Helal” tanımındayım. Helalliği de içeren farklı bir kavram bulunmalı. Dahası madem böyle bir standart oluşturmak için yola çıkılmış; bunu gıda izlenirliğine yönelik bir standart haline dönüştürmekte fayda var.

Tarım Bakanı yukarıdaki olayı Ekonomi Gazetecileri Derneği’nin davetinde anlattı. Orada kendisine Helal Sertifikası”na yönelik soruyu sorarken, bu standardı “gıda izlenirliği” kapsamında ele alınmasını da tavsiye ettim. Malum Bakanlığın bu konuda görüşü olmakla birlikte işin oluşum sürecini yürüten Türk Standartları Enstitüsü (TSE). Olayın sadece uluslararası ticaretle ilgili boyutu yok. Bireysel haklar, sağlıklı gıda, tüketici memnuniyeti, toplumsal uyum gibi pek çok alanı ilgilendiriyor. Kimse Koşer’den rahatsızlığını dile getirmiyor. Doğrusu da budur. Konunun dini hassasiyeti olmakla birlikte sadece bu yönüyle ele alamayız.

Standartlar algıyı kolaylaştırır, vaadi netleştirir. Her iki durum da alışverişi daha sağlıklı ve sürdürülebilir hale getirir. Unutulmamalı ki; vaadin kadar varsın…

Gıda Hattından güncel e-bülten almak için adresinizi girip kayıt olabilirsiniz.

.