AramaArama
Gıda Hattı

Biyoteknoloji Stratejisi ve Eylem Planı Üzerine!

27 Ağustos 2015, 16:16
Paylaş
Biyoteknoloji Stratejisi ve Eylem Planı Üzerine!

Türkiye’nin modern biyoteknolojide atılım yaparak rekabetçi bir konuma erişmesi, modern biyoteknolojiyi ve sunduğu imkanları gerçek anlamda araştırıp kullanmaya cesaret edenlerin sayısı artana kadar mümkün görünmemektedir.

Hürriyet gazetesinin tecrübeli ekonomi yazarlarından birisi 22 Haziran 2015 tarihli ve “Biyoteknolojide ilk somut adım” başlıklı köşe yazısında TEPAV isimli kuruluşun davetiyle gittiği BIO 2015 konvansiyonunu ve TEPAV’ın konu uzmanı kişileriyle yaptığı görüşmeyi anlatıyordu. Yazıda, biyoteknolojinin Türkiye’nin rekabetçi konumunu geliştirmede ne kadar önemli olduğu, hatta TOBB tarafından yakın tarihte oluşturulmuş ama sektör paydaşlarının ne işe yaradığını pek de bilmedikleri Biyoteknoloji Sektör Platformu’ndan övgüyle bahsediliyordu. Bu arada, TEPAV uzmanının dar görüşü gözüme takılıverdi: “Biyoteknoloji tek GDO demek değil...”.

Bu ifade bana hemen yıllardır GDO karşıtlarının ağzından duyduğumuz, “Biz biyoteknoloji araştırmalarına karşı biyoteknolojideğiliz, ama...” söylemlerini hatırlattı. Tabii ki biyoteknoloji sadece GDO değil ama hiçbir bilimsel dayanağı olmadan GDO’lara karşı çıkanların biyoteknolojik araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde başarılı olmaları da ham bir hayalden öteye geçemez. TEPAV’ın bu konudaki belgelerini okudum; ardından da Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’nın (TTGV) birlikte hazırladıkları anlaşılan Mayıs 2015 tarihli “Türkiye Biyoteknoloji Stratejisi ve Eylem Planı (2015-2018)” isimli dokümanı inceledim.

68 sayfalık belge içerisinde ele alınan tarımsal biyoteknoloji kısmı incelendiğinde konunun ne kadar umutsuz olduğu tüm rakamları ve detayları ile gözler önüne seriliyor.

Rakam deyince aklınıza hemen “Türkiye’de Ar-Ge destekleri olması gereken düzeyde değil” gelecektir. Ancak, bu rapor aslında ayrılan Ar-Ge kaynaklarının hiç de az olmadığını, bilâkis ayrılan kaynakların nasıl çarçur edildiğini belgeliyor. Örneğin 2010 ve 2012 yıllarında yani sadece 3 yıl içerisinde biyoteknoloji Ar-Ge faaliyetleri için 105 milyon TL kaynak harcanmış. Üniversiteler veya kamu araştırma kuruluşları bünyesinde doğrudan veya dolaylı biyoteknoloji araştırmaları yürüten “Biyoteknoloji Araştırma Merkezi” sayısı da 26 olmuş. Ne var ki ilki 1992 yılında kurulmuş olan bu merkezler şimdiye kadar kayda değer tek bir ürün ortaya koyamamış.

TEPAV raporlarından birisinde bu durum, Türkiye’de yürütülen araştırmaların temel araştırma olduğu ve uygulamaya yönelik araştırma yapılmadığı şeklinde açıklanıyor. Ne yazık ki bu saptama da doğru değil. Zira bu merkezlerden ya da üniversitelerden çıkan yayınlar incelendiğinde, bunların temel bilimlere katkı yapacak nitelikli araştırmalar olmadığı, yurt dışında yapılan bazı çalışmaların tekrarından ibaret olduğu kolayca görülebiliyor. Bunun kanıtı da yayınların son derece düşük etki değeri olan dergilerde yayımlanmış olmaları. Alınmış olan düşük sayıdaki patent de bunun diğer bir göstergesi. Aslında patent almak da o kadar önemli değil; mühim olan yapılan araştırmaların ve alınmış olan patentlerin teknolojiye dönüşmeleri, yani patent konusunun üretimde kullanılabilir olması ve dolayısı ile bir sanayi kuruluşu tarafından satın alınması. Bu nitelikteki patent sayısı da yok denecek düzeyde!

Üniversite sanayi işbirliğini teşvik için kurulan 40 adet “Teknopark” bünyesindeki 28 biyoteknoloji şirketinin durumu da pek iç açıcı değil. Geçtiğimiz hafta faaliyetleri konusunda bilgi edindiğim bir tanesi, bitki doku kültürleri ile iştigal ediyor. Bu konuda tam 30 yıldır çalışan, çok sayıda laboratuvar kurmuş ve işletmiş bir araştırmacı olarak bitki doku kültürü laboratuvarının Teknopark içerisinde kurulmasını yadırgadığımı ifade etmek isterim. Açıkçası buralarda devletin yatırım teşvikleri ile vergi ve sigorta primi istisnalarından yararlanılıyor, fakat Ar-Ge faaliyetlerine yapılan katkı minimal düzeyde kalıyor. Yani Ar-Ge teşvikleri bu yolla istismar edilmiş bulunuyor. Ayrıca daha önce Teknoparklar dışında kurulmuş olan bitki doku kültürü laboratuvarları da haksız rekabetle karşı karşıya bırakılıyor. Söz konusu örnekteki laboratuvar yurt dışında geliştirilerek patentlenmiş meyve çeşitlerini doku kültüründe klonlayıp pazarlayarak ayrıca patent kurallarını da ihlal ediyor. Yani Ar-Ge olgusunun Türkçe karşılığı olarak algılanan “Arakla-Getir”  uygulamasının somut bir örneğini sunuyor.

Yine çalışmalarını yakından izleme fırsatı bulduğum önemli bir üniversitemizin Teknokent’indeki biyoteknoloji şirketi de benzer çizgiyi aşamamış görünüyor. Öğretim üyeleri tarafından kurulmuş olan bu gibi şirketler öğretim üyesinin piyasa değerini artırmasının yanında üniversite döner sermayesinden bağımsız faaliyet kolaylığı sağlıyor. Ama yine burada da biyoteknolojide arzulanan rekabetçiliği sağlayacak yenilikçi Ar-Ge faaliyetleri söz konusu değil.

Strateji ve eylem planına tekrar dönecek olursak; ortaya konulmuş hedeflerin çok geniş ve muğlak olması yanında 3 yılda bu hedeflere ulaşmanın imkânsızlığı da kolayca görülebiliyor. Yine kolayca görülen hususlardan birisi de GDO paranoyası ve bunu yansıtan “Türkiye’ye ithal edilen GDO ve bunlardan elde edilen ürünlerin herhangi bir sanayi ürününde kullanımına ilişkin izleme ve denetim sistemi kurulacaktır” hedefi.

Son 10 yıldır verdiğim her konferansta konuşmalarıma Prof. Dr. Lester Thurow’un “21. Yüzyılda başarı, bireyler kadar toplumların da modern biyoteknolojinin sunduğu imkanları araştırıp kullanmaya cesaret etmesini gerektirmektedir. Bunu yapamayanlar geri kalacaklardır.” sözüyle başlıyorum. Ne yazık ki bu saptama bizim siyasiler ile üst düzey bürokratlar ve akademisyenler üzerinde en ufak bir etki yapmıyor. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de derin bilgisizliğin yanında hâlâ biyoteknolojiden anlamadıkları halde biyoteknolojiden nemalanmak hevesinde olanların sayısının gerçek anlamda modern biyoteknoloji eğitimi almış olanlardan fazla olması.

Konunun detayına girmeden önce şu hatırlatmayı yapalım: Bu Strateji Belgesi şimdiye kadar biyoteknoloji konusunda hazırlanmış olan raporlardan sadece bir tanesi ve “ilk somut adım” olma niteliğine haiz değil. Biyoteknolojinin öncelikli araştırma alanı olarak devlet belgelerine girmesi ilk olarak TÜBİTAK’ın bağlı olduğu Devlet Bakanlığı tarafından 1983 yılında hazırlatılan “Türk Bilim Politikası:1983-2003” başlıklı Rapor’la başlar. O zamandan bu yana hazırlanmış her Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda da biyoteknoloji öncelikli araştırma alanı olarak yerini korur. Tabii TÜBİTAK, TÜBA, TÜSİAD ve TTGV gibi kuruluşlar da biyoteknolojide Türkiye’nin rekabet gücünü artırıcı araştırmalar için yol haritaları sunan çok sayıda Rapor hazırlatmış ancak aradan geçen 30 yıla ve harcanan milyonlarca liraya rağmen arzu edilen rekabetçi konuma ulaşılamamıştır. Bu durum, Strateji ve Eylem Planı’nda yer alan sağlık biyoteknolojisi, endüstriyel biyoteknoloji ve tarımsal biyoteknoloji alanlarının her üçü için de geçerlidir.

Planda yer alan bazı saptamalar doğru olsa da asıl önemli husus yani kalifiye insan sermayesi noksanlığı yeterince vurgulanmamış. Bu konu üzerinde özellikle durulmalı ve farklı boyutlarda ele alınmalıdır. Birincisi, gerçek anlamda temel bilimler eğitiminin desteklenip özendirilmesi ve böylelikle biyoteknolojik araştırmaların zihinsel altyapısının hazırlanması; bunun için ne yazık ki 30-40 yıllık bir süre yani önce biyoteknolojiden nemalanmak isteyen neslin ve onların yetiştirdikleri elemanların emekli olup kalifiye araştırmacılara kadro ve hareket alanı açmaları gerekmektedir.

İkinci yapılması gereken, halen kurulmuş bulunan biyoteknoloji merkezlerine çok sayıda yeni kadro ihdas ederek bu kadroları yurt dışında modern biyoteknoloji konusunda doktora yapmış yetkin araştırmacılara açmaktır. Burada birkaç kişilik kadrolardan değil her bir merkez için en az 20-30 kişilik doktoralı eleman ile oluşturulacak kritik kitle ve aynı miktardaki destek personelinden bahsetmekteyim. Aksi halde bu merkezlerde kullanılmayı bekleyen milyonlarca değerindeki alet-ekipman çürüyüp gidecektir.

Tabii ki AB mevzuatı ile uyumsuz Biyogüvenlik Kanunu ve uygulamalarının neden olduğu yıllık 1 milyar dolar mertebesindeki maddi kaybı görmek istemeyenlerin, boş duran biyoteknoloji merkezlerini ya da çürüyen milyonlarca liralık aleti görüp çözüm üretmelerini beklemek ne kadar gerçekçi bilemiyorum.

Özetle, Türkiye’nin modern biyoteknolojide atılım yaparak rekabetçi bir konuma erişmesi modern biyoteknolojiyi ve sunduğu imkanları gerçek anlamda araştırıp kullanmaya cesaret edenlerin sayısı artana kadar mümkün görünmemektedir.

Haber Etiketleri

Gıda Hattından güncel e-bülten almak için adresinizi girip kayıt olabilirsiniz.

.